Halit KATKAT


Başka bir seçenek mümkün

Seçimlerin ardından ana muhalefet partisinde seçim gecesi şoku ve kafa karışıklığı devam ederken bir taraftan da kurultay tartışmaları yapılmaktadır. Seçmenlerin bazıları seçim sonuçları hakkında komplo teorileri üretirken, bazıları da başka partilere oy


 


İşçiler açısından bakınca bu yaklaşımların her biri, iktidar partisine oy veren işçiler kadar oy vermeyenlerin de kendi sınıf çıkarlarını merkeze almadıklarını ve toplumsal eşitsizliği bunun dışında saydıklarını gösteriyor. Kendilerini kurtaracak olanın kendi sınıf sendikaları ve partileri olduğunun bilincine varmadıklarından diğer siyasi partilere yedekleniyorlar. Elbette işçilerin bu yönelimi onların sınıfsal aidiyetini değiştirmediği gibi çıkar birlikteliğini de ortadan kaldırmıyor.
Bu seçimin, demokrasiyi sandıktan ibaret sayan ve seçimi almanın yolunun da iyi bir propaganda ve sandıkları korumaktan ibaret olduğunu düşünen anlayışlar için büyük bir şaşkınlık ve kafa karışıklığı yarattığı elbette doğrudur.
Buna karşılık bu seçimde ortaya çıkan “Cumhur İttifakı” ve “millet ittifakı” ayrışmasının fabrikalarda işçilerin tutumuna yansıması gerginliğe ve sınıf mücadelesinin sekteye uğramasına da yol açmaktadır.
Dolayısıyla işçi sınıfının bu eksende kamplaşması ya da sistem içi bir parti veya lideri “nihai kurtarıcı” sayması işçilerin sınıf mücadelesinden uzaklaşmasına ve sınıfın bölünmesine neden oluyor.
Toplumun geniş kesimlerinin iktidar partisine yönelmesinin başında ekonomik nedenler; bunların başında da artan yoksulluk ve işsizlik düzeyi geliyor. İşsizlik korkusu arttığı ölçüde, işçiler için mevcut durumu korumak öncelikli eğilim halini alıyor.
İktidar partisine işçilerin yönelmesindeki diğer bir neden de ihtiyaç duyulan sosyal desteğin iktidar partisi tarafından belli yardım programlarıyla karşılanıyor olması ve bu yardımlardan yararlanabilenler açısından iktidar partisinin “tek seçenek” halini alıyor olmasıdır. Yararlanamayanlar için ise seçenek, kendilerine yardım edeceğini ya da kurtaracağını düşündükleri bir başka sistem partisine umut bağlamalarıdır.
Türkiye´de sendikal hakların düzeyine baktığımızda hiçbir zaman ideal düzeyde olmayan sendikal haklar, son dönemde daha da aşınmış durumdadır. OHAL süreci ise bu aşınmayı daha da derinleştirdi. Bu konuda hazırlanmış raporlar, sendikal hak ihlallerinin boyutlarını ayrıntısıyla ortaya koyuyor.
Örneğin Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) tarafından açıklanan Küresel Haklar Endeksine göre (2018) Türkiye, işçiler açısından dünyanın en kötü koşullarına sahip 10 ülkesinden bir tanesi; ‘Hakların güvence altında olmadığı ülkeler´ kategorisinde yer alıyor.
Raporda, Türkiye´de sendikal hareket üzerinde devlet baskısının arttığı ve OHAL gerekçesiyle sendikaların sistematik biçimde hedef alındığı belirtilmiş. Muhalif sendikacıların ayrımcılığa uğraması, gözaltına alınması ve kamudan ihraç edilmesine yer verilmiş. Bu bağlamda DİSK, KESK ve Eğitim Sen üyelerinin maruz kaldıkları baskı ve gözaltılar özel olarak vurgulanmış. 2 yıla yaklaşan OHAL sürecinde yaşanan sendikal hak ihlalleri geniş bir alana yayılsa da, özellikle grev yasaklarıyla gündeme geldi. Bir yandan KHK ile hükümetin grevleri engelleyebilme yetkisinin kapsamı genişletilirken, diğer yandan grev hakkını ihlal etmek iktidarın açıkça savunduğu bir tutum haline geldi.
Bu süreçte sadece grev hakkı değil doğrudan sendikal örgütlenme faaliyeti de “suç” sayıldı. Yargıtay, Tüm Taşıma İşçileri Sendikasına (TÜMTİS) üye 14 sendikacının hapis cezalarını onarken “TÜMTİS üyesi işçilerin sayısını çoğaltmak ve bu şekilde aidat gelirini arttırmak” gerekçesine yer verdi. Böylece örgütlenme hakkı önündeki fiili engellemelere hukuksal bir nitelik de kazandırılmış oldu.
Anayasal güvence altındaki grev hakkı, bu dönemde sadece ihlal edilmekle kalmayıp terör suçuyla aynı kefeye konuldu.
Bütün bunlara rağmen tartışılması geren sadece geçmişin yanlışları, hataları değil; esas olarak geleceğin nasıl kurulacağıdır. Ama öyle kolayına kaçmadan geleceğin toplumunun temellerini bu günden atarak…