1970’li yıllar ve ben Düziçi İlköğretmen Okulu’nda öğrenciyim. Yanılmıyorsam kasım ayıydı, çünkü okulumuzun geniş bahçesindeki ağaçların yaprakları sarı-kızıl arası renklere bürünmüştü. Parasız yatılı okuduğumuz için, bir çocuk olarak okul ortamına da yeni alışmakta olduğumdan bu güz atmosferi beni daha çok duygulandırmıştı. Ailemin sıcaklığını, köyümüzün doğasını, Sekili oğlağımızı özlüyordum. Arkadaşlar, “Bu akşam okulumuzun sinemasına gidelim.” dediler. İlk kez sinemaya gitmenin heyecanı ve merakıyla, o zaman bana çok büyük gelen tek katlı binanın kocaman kapısından içeri girdiğimde iki bloktan oluşan tahta sandalyelerin öğrencilerce doldurulduğunu gördüm. Filmin gösterimine on beş dakika kadar vardı ki türkü söyleyen davudi bir ses duydum. İlk kez böyle bir ses ve türkü dinliyordum. Anlamakta da zorlandığım için, “Gece çıktım ayaza/Sarıldım bir beyaza” dizelerinin yüreğime kazındığı bu türkünün “Habudi yar”la başlayan nakaratını ben “Harputi yar” olarak algılamıştım. Bunda sinema salonundaki ses düzeninden kaynaklanan boğukluk da etkili olmuştur diyorum. Daha sonra müziğimizin büyük ustası Ruhi Su’nun söylediğini öğrendiğim bu türkünün nakaratı aklımda niye öyle kalmıştı diye düşündüğümde, o günlerde okul kütüphanesinden alarak okuduğum Cevat Fehmi Başkut’un “Harput’ta Bir Amerikalı” tiyatro kitabının da etkisi olabilir... Başka etken var mıydı bilemiyorum ama Harput, o günden bu yana benim derin belleğime işlenmiş bir sözcüktür.
1975’te Menekşe ablamın ebe olarak göreve başladığı Malatya’nın Alişar köyüne gitmiştim. Harput’a, halk arasında giderek kullanımı yaygınlaşan Elazığ’a epey yaklaşmıştım. Bu köyde tanıdığım Erdoğan ailesiyle çok güzel bir dostluk kurduk. Dersim’den Alişar’a geldiklerini söyleyen Mehmet Ali amca bilge bir kişilikti. Kızları Fadime ablayla Menekşe ablam çok iyi anlaşmışlardı. Her gün görüşürlerdi. Elazığ’da okuyan oğulları Gaffar Erdoğan’la da diyaloğumuz çok verimli biçimde gelişmişti. Yanlış anımsamıyorsam DMMA’da öğrenciydi. Bir mühendis adayı olarak Elazığ’da gerici-faşist hareketin çok yoğun baskı ve şiddetiyle mücadele ettiklerini anlatırdı. 11 yaşında derin belleğime kazınan Harput’u görmek istediğimi söylediğimde, “Ortalık bir sakinleşsin, ortam uygun olduğunda seni götürürüm. Şimdi başına bir şey gelirse bunun vebalini ödeyemem.” demişti. Onun anlatımlarından hareketle, benim belleğimdeki güzel Harput’un yerini “tehlikeli Elazığ” almıştı. Bu güzel insanı, Gaffur Ağabey’i ne yazık ki 1980’li yıllarda bir saldırıyla aramızdan aldılar ve ailesi başta olmak üzere bizi yasa boğdular. Ailesiyle bağımız hiç kopmadı, 6 Şubat depreminden sonra Ankara’ya gelen Fadime abla ve oğlu Murat’la görüşmeye devam ediyoruz.
Burada sözünü ettiğim “saldırı”nın çağrışımları üzerinden 1990’lı yıllardaki bir makalemde dile getirdiğim saptamamı dile getirmek istiyorum. Türkiye’de mafyanın önemli bir bölümünü oluşturanlar, şiddet ve katliamların bazılarını gerçekleştirenler arasında Trabzon, Sivas ve Elazığlıların rol aldığı görülüyor. Bunun birçok nedeni olabilir; bence tarihsel ve sosyolojik açıdan bakıldığında önemli bir etken olarak bu illerin geçmişten bu yana güç gösterimi olarak kilit noktada oldukları söylenebilir. Etnik-dinsel ve kültürel bakımdan farklı kesimlerin bir arada yaşadığı bu coğrafyalarda egemenlik kurma biçimlerinin başında şiddet dikkati çekiyor. Bu özellik, oradan yetişen bazı insanların miras olarak sürdürmesine neden olacak kadar zihinlere işlendiğinden şöyle bir Türkiye’de gerçekleşen katliamlara baktığımızda bu üç ilden yetişenlerin etkili olduğunu görebiliriz. Üzerinde sosyal ve politik psikoloji bakımından önemle durulması, buralarda yaşayan güzel insanların şiddetten arındırılması için elzemdir, diye düşünüyorum. Bu değerlendirmemle paralel olarak şunu da belirtmekte yarar görüyorum. Halk müziğimizin ağıt, Divan kültürünün mersiye dediği şiirler incelendiğinde de bu üç ilden yakılanların daha çok ve etkili olduğunu düşünüyorum. Bunu somutlamak bakımından da bir çalışma yapmayı önüme şimdiden koymuş olayım. Âşıklık geleneği bakımından bu illerin etkili olduğunu önkabul belleyerek tabi...
Harput’u peki ne zaman gördüm? Hakkında çok şey okuduğum, dinlediğim Elazığ’a bir kez gittim şu ana kadar. Ankara’da Dikmen Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde birlikte çalıştığımız Fizik Öğretmeni Haydar Andiçi dostumun 2017’de bizi Tunceli’ye daveti üzerine gördüğüm Elazığ-Harput, derin belleğimdeki izlerini görünür kılmıştı. Bir hafta süren Doğu gezimizin ilk durağı Malatya’ydı. “Kayısı şehri” olarak bilinen bu kentin benim duyuncumda ve bilincimde kök salmış saçakları üzerine başka yerde yazdım. Ayrıntıya girmeden not düşeyim, yukarıda sözünü ettiğim üç kente Malatya’yı da ekleyebiliriz. Farklı kültürlerin harmanlandığı ama her dönemde burada da gerilimin eksik olmadığı söylenebilir. Benim lise öğrencisiyken keşfettiğim Malatya’nın özgün yönleri, yarım yüzyıl sonra çok değişmiş. Kapitalist yağma ve yıkım düzeni çirkin yüzünü göstermişti. Neyse ki İnönü Üniversitesi’nde Sosyoloji Hocası olan H.Bayram Kaçmazoğlu ve Biyoloji Hocası Emine Kaçmazoğlu sayesinde Battal Gazi ilçesini, Alişar köyünü dolaşıp elli yıl önce tanıştığım insanları ziyaret ettim. O dönemin yaşlılarından kimse kalmamıştı. Üzüldüm tabi. İnsanın anılarını paylaşacağı ve ananlarının çok olacağı bir yaşam zenginliğine kavuşması bakımından bu çok değerli. Köyün muhtarı Zeki Bey hayattaymış ama şehre gittiği için görüşemedik, telefonlaşarak özlem giderdik, çok mutlu oldu. Orada beni hüzünlendiren bir başka şeyle daha karşılaştım.
Doğanşehir tarafından gelip Alişar topraklarını sulayarak giden Tohma Çayı üzerine yapılan baraj nedeniyle arazilerin bir bölümü sular altında kalmış. O zamanlar çok iyi anlaştığımız Mahmut Ağa’nın evi ve arazisi de bu kötü akıbeti yaşamış. Neden Mahmut Ağa’dan söz ediyorum? Malatya’nın yetiştirdiği önemli sanatçılardan Ertuğrul Oğuz Fırat’ın ölümüne kadar onun yardımcılığını yapan Mehmet Bey onun oğluydu. Mehmet Bey’le görüşmelerimizde ailesiyle ilgili anılarını dinlerken de hüzünlenirdim. Bu ülke ne çok değerini plansızlık, eğitimsizlik ve sömürgenler-kemirgenler yüzünden kaybediyor demekten kendimi alamaz ve bir an önce bu düzenin değişmesi için daha çok mücadele etmek azmiyle dolarım.
Mahmut Ağa’nın torunları bizi karşılamışlardı. Onlarla önce kahve, sonra çay ve son alarak kahve içip söyleşirken, suyun hayat olduğunu bir kez daha gördüm. Evin önündeki barajda ördekler, kazlar yüzüyor, balıklar zıplıyordu. Sağ olsunlar Kaçmazoğlu ailesinin kılavuzluğunda Hırant Dink’in doğduğu mahalleye gidip oradaki kiliseyi de görme olanağı buldum. Yeşilyurt’tan çıkıp Adıyaman yolu üzerindeki piknik yerlerini dolaştık. O güzel insanlarla da vedalaşıp Elazığ’ın yolunu tuttuk. Yola koyulmadan önce aklımdan geçen bir gerçeği de seninle de paylaşmak isterim. Malatya’ya 1975’te gittiğimde, bu kentin insanlarının senin kucağında büyüttüğün insanlarla sürekli bir rekabet halinde olduğunu duymuştum. Senin insanına “Gakgo, Gakgoş” dediklerini, Elazığlıların da Malatyalılara “kofik” diye seslendiklerini öğrenmiştim. Bu rekabetin futbol maçlarına kavga biçiminde yansıdığını basın-yayın organlarından da hep görmekten rahatsız oldum. O nedenle bulunduğum yerdeki iki kentin insanları arasında kardeşlik ilişkisi kurmaya çalıştım.
Evet, kadim adıyla Harput, Elaziz’den dönüştürülmüş adıyla Elazığ merhaba! Eşim Sevda ve kızımız Evin’le seni selamlamaya, Hazar’ına kaleden bakmaya geldik temmuz gününde. Otogarından doğruca Harput’a çıktık. Eskiden dağlık bölgelerde ulaşım için kullanılan cipleri burada görmek, çocukluğuma götürdü beni. “Habudi Yar” türküsünü Ruhi Su’dan ilk kez dinlediğim Haruniye’de de bu cip yaygın kullanılıyordu. Tam engebeli arazi aracıydı. Harput’un girişindeki tarihi mekanlar yıkıntı halinde duruyordu. İlerledikçe eski yapıların, evlerin restore edildiğini, meydanın güzel düzenlendiğini fark ettik. Meydanda bir festival hazırlığının telaşına tanık olduk. Çevre il ve ilçelerden gelen araçlar, yörelerinin ürünlerini getirmişler, işçiler ve esnaf da onları tezgahlara yerleştirmekle meşguldü. Eskiden de senin bölgenin ticaret merkezi olduğunu, burada yaşayan Türkler, Ermeniler, Kürtler, Zazaların bereketli elleri ve göz nurlarıyla bezedikleri ürünlerini halka sunduğunu okuduklarımdan biliyordum ama bu kez canlı tanığıydım. Oradan meneviş kahvesi, üzüm kurusu, ezmeler aldık. Yağlı cevizlerinin ve bademlerinin tadına baktık. Hele öküzgözü üzümün ve ondan yapılan şarabın... çok lezizdi. Bir aktarcıya yolumuz düştüğünde geven otunu gösterdi bize. Yükseklerde yetişen bu otun yaşlanmayı önlediğini, kan dolaşımını düzenlediğini öğrendik. Ülkemizin her bölgesinin doğal ortamında yetişen birkilerin, hayvanların oldukça zengin olduğu biliniyor ama bunların değerini bilen ve verimli biçimde değerlendiren, onların yetiştiği doğay koruyan yeterince var mı sorusuna ne yazık ki ağız dolusu güzel yanıt veremiyorum. Senin topraklarının da inşaat müteahhitleri tarafından tarumar edildiğini gördüğüm için içim kan ağlamıştı. 6 Şubat depremlerinde toprakları hunharca yağmalanan Hatay’ımızdan ne kadar haberdarsın bilemiyorum ama o depremden etkilenen on bir arasında senin de adın geçti. Umuyor ve diliyorum ki toprağını, doğanı seven insanların yeni yağmacılara izin vermezler.
Ha, insanlarından söz etmişken aklıma doğa-insan ilişkisinde uyuma değinmek isterim. İklimini, bitki örtünü ve gelir kaynaklarını değiştiren Keban Barajı yapılana kadar kilit noktada olman nedeniyle “kavşak kent” özelliğin öne çıkarken, toplumsal çürüme bakımından 1970’li yıllarda “kağşak kent” olmaya yüz tutmuşsun. O dönemdeki yozlaşma ve çürümeyle ilgili tabloyu, daha sonra Pol-Der Başkanlığı yapan Sıtkı Öner Ağabey’den dinlemiştim. Keban Barajı yapılırken arazileri kamulaştırılanları avlamak için kentte çok sayıda kumarhane, pavyon, meyhane açıldığını ve birçok ailenin yıkıma uğradığını anlatmıştı.
Çetin doğa koşullarından kopup çalışmak, okumak üzere senin okullarına gelen Dersimliler de senin kültürüne önemli bir renk katmışlar. Bunu da işleyen, senin 1930’lu yıllarını betimleyen Dersimli Keko Hasan’ı anlattığım “Munzur’(l)a Koşan Çocuk” romanımın bir yarısını da sana armağan ediyorum Harput. Değişik taşlardan örülmüş estetik duvarların üzerinde yükselen yerel mimarinin görkemini yansıtan evlerin, baharat kokularının yükseldiği çarşınla kadim kentimiz Antakya canlandı gözümde. Adını öğrendiğim ve derin belleğime kazıdığım zamandan bu yana kırk beş yıl geçmiş de olsa seni görmekten, taşlarına dokunmaktan, güzel ürünlerini yemekten mutluluk duymuştum.
Harput’ta dolaşırken kızımız Evin’in dört beş yaşlarındaki haliyle meydanında fırdolayı koşması, at arabalarına, faytonlara merakla bakması gözümün önünden hiç gitmiyor. Aradan sekiz yıl geçti. Şimdi ne haldesin merak ediyorum doğrusu. Bizi o zaman bir hafta ağırlayan Andiçi ailesine buradan muhabbetle selamlarımı gönderiyorum. Belli olmaz, belki yarından yakın bir zamanda seninle yeniden kucaklaşırız. Güzelliklerini kaybetmeden var olmanı diliyorum.


