Türkiye’de köylerin çoğunluğunun elektriksiz olduğu yıllarda dünyaya gelmiş biri olarak, yolsuz ve susuz köylerin çoğunlukta olduğu 1930’lu yıllarda doğanların yetişme koşullarını okuduğumuz kitaplardan, yaşlılarımızın anlattıklarından öğrendik. Babam Cumhuriyet’le yaşıt olduğundan çocukluğuyla ilgili anlattığı dramatik hikayeler hiç aklımdan çıkmaz. Sevgideğer Mahmut Makal, senin “Bizim Köy”de anlattıkların da benim bilincimin açılmasında oldukça etkili oldu.
Kitabınla ilk karşılaşmam Düziçi İlköğretmen Okulu’ndaydı. Senin Köy Enstitülü bir yazar olduğunu öğrenince -benim okuduğum okul da Düziçi Köy Enstitüsü’nün devamıydı- kitaba daha bir özenle sarıldım. Kitabınızdan size söz edecek değilim tabi, bu tereciye tere satmak olur. “Bizim Köy”ün, edebiyat dünyasında ilk kez “köy edebiyatı”nın, özellikle “köy romanı”nın toplumun gündemine gelmesine vesile olduğu biliniyor. Demokrat Parti Hükümetinin bu kitaptan dolayı sizin üzerinizde yoğun baskı kurduğunu, yargıladığını ve o dönemde avukatlığınızı 1. Yeni (Garip) akımının usta kalemlerinden Oktay Rifat Horozcu’nun yaptığını ve ceza aldırmadığını öğrenince çok sevinmiştim. 1970’li yıllar ülkemizin okur-yazar oranının giderek arttığı, insanların daha çok gazete, kitap okumaya başladığı yıllardı ve okulumuzun zengin bir kütüphanesi olduğundan sizin kitabınızı da buradan alarak okumuştum. 1950’de yayınlanan bu kitabınızı oluşturan denemelerin aslında 1948’de dizi yazı olarak “Köy Notları” başlığıyla gazetede yayınlandığını öğrendiğimde şaşırmıştım. “Niye o zaman yazılarınızla ilgili dava açılmamıştır?” diye düşünmüştüm. O dönemde Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığı’ndan, İsmail Hakkı Tonguç da İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden alınmışlardır; Köy Enstitüsü düşmanı Şemsettin Sirer Bakan olmuştur ama buradaki öğretmen ve öğrencilere henüz pek dokunulmamış olabilir diye yorumlamıştım bunun nedenini. Şunu da bilmiyor değildim, CHP dönemindeki Köy Enstitülerinde de özellikle “komünist” denen öğrenci ve öğretmenlere baskı uygulandığını, hatta Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Düziçi Köy Enstitüsü öğrencisiyken tutuklandığı için okulu bitiremediğini öğretmenlerimizden duymuştum. 2003’te Ankara’nın ilk gökdeleni olan Emek İşhanı’nda bulunan Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’ndaki görüşmemizde size sormuştum. “Bizim Köy yayınlanmadan önce yazdıklarınızdan dolayı baskı gördünüz mü?” soruma, “Kitap yayınlanmadan önce gazetede yayınlanan Köye Notlar’dan dolayı 1949’da gözaltına alındım. Niye bunları yazdığıma, komünizm propagandası yaptığıma dair sorguladılar beni. ‘Yazdıklarım yalansa o zaman ne istiyorsanız yapabilirsiniz.’ dedim. Korkutmak istediler. Baktılar ki bir suç yükleyemeyecekler, serbest bıraktılar.” dediniz. O zaman aklıma Köy Enstitülü öğretmenlerin çınarlarından Abdullah Özkucur Öğretmen’in verdiği bir bilgi geldi. Kendisiyle gerek Antakya’da gerekse Ankara’daki her buluşmamızda Köy Enstitülerindeki eğitim ve buralardan mezun olanların ne yaptığı üzerine söyleşirdik. Köy Enstitülerindeki sanat ve edebiyat faaliyetlerinin öne çıktığı bir konuşmamızda, “Ben Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde de okudum. Orada müzikte Ruhi Su’yu tanıdım. Hatta Âşık Veysel konuğumuz oldu. Halk şiiri ve müziği üzerine kendisiyle söyleşme olanağı buldum. Kompozisyonumuza Sabahattin Eyüboğlu geldi. Ondan yazma deneyimi kazandım. Merak ettiğimiz her şeyi hocalarımızla konuşabiliyor, tartışabiliyorduk. O zaman Ankara Halkevi’nce çıkarılan Ülkü Dergisini, Yaşar Nabi Nayır’ın çıkardığı Varlık Dergisini okuyorduk. Bazı arkadaşlarımızın yazıları dergilerde yayınlanıyordu. Bizimki tam bir edebiyat, sanat atölyesiydi sanki. Ne zamanki 1946’da ilk baltayı Hasan Ali Yücel’in ve İsmail Tonguç’un görevlerine son vererek vurdular, o kültürlenme okyanusu kurutulmaya başlandı. Düşünebiliyor musun, o zamana kadar Türkiye’de çıkan birçok dergiyi takip edebiliyor, onlarda yazılarımız yayınlanabiliyorken, bu yıldan sonra Varlık Dergisi okuduğumuz için komünist yayın bulundurmaktan sorguya çekildiğimiz oluyordu.” demişti. Bunu öğrenince sizin ve Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın ne acılar yaşadığınızı, hangi zorluklarla boğuştuğunuzu daha iyi anladım.
Kemal Bayram Ağabey’le Ankara’ya üniversite öğrencisi olarak geldiğimin ikinci yılında Rüzgarlı Sokak’ta çıkardığı Yeni Gün Gazetesi’nde 1979’da tanışmıştım. Çukurkavaklı’nın yanında edebiyatımızın önemli toplumcu şairlerinden Hasan Hüseyin Korkmazgil’le de görüşmüştüm. Kendisiyle 1978’de Ankara’ya gelip DTCF’de öğrenciliğe başladığımda Zafer Çarşısı’nın üzerinde ikinci el kitap sattığım sırada tanışmıştım zaten. Yeni Gün’de kendisinin de yazdığını söyleyince, Zafer Çarşısı giriş kapısının sağındaki gazete bayiinden bu gazeteyi de alıp okumaya başlamıştık arkadaşlarla. Gazeteye bir baktım, sizin de yazınız var. Çok sevindim. Eğitim yanında toplumbilimsel yazılar da kaleme alıyordunuz. Köyden kente göç olgusu, gecekondulaşma ve ortaya çıkan yeni sorunlar, çarpık kentleşme üzerine yazdıklarınızdan notlar alıyordum. Bunlardan toplumcu mücadelemizde yararlanıyordum. O zamanlar “Köy Edebiyatı” ve “Köy Enstitüleri” üzerine ciddi tartışmalar da yaşanıyordu tabi. Kemal Tahir’in eleştirisi yanında bazı sosyalist yayınlarda, Köy Enstitülerinin Kemalizm ideolojisini köylere yaymak için kurulduğu, dolayısıyla buradan mezunların yaptığı edebiyatın da “köycülük” ötesine geçemediği yazılıyordu. Tabi sizlerden 30 yıl sonra Köy Enstitüsü geleneğini bir biçimde sürdüren Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okuduğum için bu eleştirileri haksız buluyordum. Yaşım ilerledikçe ve eğitim tarihiyle ilgili kaynakları taradıkça, İsmail Hakkı Tonguç’un Avrupa’da yaptığı araştırmalardan, Sovyet eğitim modelini bilen Ethem Nejat’ın görüşlerinden yararlanarak Köy Enstitüsü modelini geliştirdiğini ve deneyimlerle zenginleştirdiğini öğrendim. Bazı eleştiriler haklı olabilir ama bu modelin o günün Türkiye’sinde çok ciddi bir köy kalkınması ve yoksul çocukların aydınlanması bakımından toplumsal, kültürel ve siyasal tarihimizde önemli yer edindiğini görmek durumundayız. Sizlerin çabasının bu anlamda değerli olduğunu teslim etmeliyiz.
Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın oğlu ve kızıyla tanıştım tabi yıllar sonra. Oğlu’yla Zafer Çarşısı’nda bizim doya doya yaşadığımız kitap dünyasını bugün yaşatan Barış Kitabevi’ndeki bir söyleşi-imza gününde tanıştığımız Alev Çukurkavaklı, babasıyla ilgili kitabın hazırlıklarını tamamladıklarını söylemişti. “Komünist Kemal” adıyla İzan Yayınevi tarafından 2022’de yayınlandı. Bunun yanında Eylül 2025’te yayınlanan “Devleri Yakından Tanıdım” kitabında sizden de anekdotlar vererek bilmediğim yönlerinizi dile getirdiğini gördüm. Anı ve günlük türündeki kitapların bu açıdan değerli kaynaklar olduğunu ama yararlananların başka kaynaklarla da karşılaştırarak değerlendirme yapmalarında yarar bulunduğunu belirtmeliyim. Kızınınsa arkeolog olarak İlker Semtevi’nde çocuklara yönelik kurduğu Arkeoloji Atölyesinde tanışmıştım. Evimize yakın yerdeki bu atölyeye kızımız Evin katılmıştı ve çok iyi yararlanmıştı.
Sizinle 2003-2015 arasında birkaç kez bir araya geldik. Emek İşhanı’ndaki görüşmelerimizde Ali Yüce, Ali Dündar, Osman Bolulu, Abdullah Özkucur, Feyzullah Ertuğrul Hocalarımız da oluyorlardı. Yaşlarınız 80’leri bulmasına karşın beyniniz oldukça dinçti. Eğitim başta olmak üzere, dil ve edebiyat üzerine de yazdıklarınızı tartışıyordunuz. Özellikle Ali Dündar Hocamızın dil konusundaki titizliğini hiç unutmuyorum. Kendisi, haftada bir gün İzmir Caddesi’ndeki Girgin Kahvesi’nde arkadaşlarıyla buluşurdu. Kentteşim şair Sabahattin Yalkın’ın önerisiyle bu buluşmalara birkaç kez ben de katıldım. Geniş kahvenin sakin bir köşesinde birkaç saat süren söyleşiler tam bir dil ve edebiyat okulu atmosferinde gerçekleşiyordu. Bir keresinde siz de vardınız ve “Bizim Köy’ün yerini üretimden kopmuş köy aldı. Bunun acısı daha çok beni yaralıyor.” demiştiniz. Ben de, “Köye gittiğimde köylülerin çoğu yumurtayı bakkaldan alıyor. Çocukluğumda sürüsü olan en az 30 aile vardı. Şimdi bir aile kalmış. Bu şimdi gelişme mi oluyor Mahmut Hocam?” diye size sormuştum. Bunun üzerinden Osman Bolulu Hocamın da alevlendirdiği verimli bir tartışma yapmıştık. Köye sadece tarımsal kalkınma ve tarım sanayinin patronlarının sermaye birikim ihtiyaçlarını karşılama açısından bakanlara karşı Çukobirlik, Pankobirlik, Fiskobirlik vb. örgütlenmelerle değil, doğrudan üretici güç olan tarım emekçilerinin öncülüğünde planlı kolektif üretim ve dağıtım birlikleriyle doğayla uyumlu bir üretim biçimi yanında çok yönlü eğitim-kültür-sanatsal paylaşımla köylerimizin bu sömürü düzeninden, özellikle maden ve enerji sektörlerindeki doğanın yıkımına yol açan saldırıdan kurtulmak mümkün görüşündeyim hâlâ Mahmut Hocam. Siz klasik bir kooperatifçiliği daha çok öne çıkartıyordunuz hatırlarsanız. Sizin ölümünüzden sonra uluslararası sermaye, özellikle maden ve enerji sektöründe Kazdağları, Akbelen ve İliç’te rant için ne kadar acımasız olduğunu çok net gösterdi. Yaşasaydınız, beni şimdi çok daha iyi anlayacağınızdan kuşkum yok...
Sizi 2015’ten sonra görmemiştim. İlhan Alkan Ağabey’den sonra Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanlığını üstlenen sevgili dostum Erdal Atıcı Öğretmene her karşılaştığımızda sizi soruyordum. Hasta olduğunuzu ve dışarıya pek çıkamadığınızı söylüyordu. Doğrusu, sizin gibi üretken hocalarımızla gençken daha verimli çalışmalar yapamadığımız için eksikli kaldığımızı düşünüyorum. Aramızdan ayrıldığınız 2018’den beri yaşadığınız yıldızlarda onların yaratıcı tozlarıyla yapıtlar üretmeye devam ettiğinizi düşlüyorum.
Aramızdan ayrılmanızın üzerinden bir yıl geçmişti ki, Almanya’da çalışan akrabam ve dostum Mehmet Çöl beni telefonla arayarak İvriz Köy Enstitüsünü görmek istediklerini, benim de bu geziye katılmamı önerdi. Çok sevindim tabi. Kendisi sağ olsun böyle konularda mutlaka beni haberdar eder, merak ettiği konuları sorar, ilgili insanlarla diyalog kurmamı sağlar. Eşi Seher ve çocuklarıyla Almanya’dan araçlarıyla geldiler ve beni Ankara’dan alarak Ereğli’nin yolunu tuttuk. Doğrusu Konya’nın Kulu ve Cihanbeyli ilçelerine gitmiş, oradaki şair dostlarımız Mehmet Ercan ve Ömer Faruk Hatipoğlu’yla çok verimli söyleşiler yapmıştık ama Ereğli’yi görme olanağı bulamamıştım. Üç saat içinde Ereğli’ye ulaştık. Burada çalışan Ramazan Kaya, Seher Çöl’ün ağabeyiydi ve eşi Nazife de Ereğlili bir ailenin kızıydı. Nazife’yi çalıştığı yerden aldık, bizi İvriz’e götüren kılavuz olması için. Güler yüzlü ve içten davranan kılavuzumuzla bahçe ve tarların arasından 12 km yol alarak İvriz’e vardık. Burada beklemeksizin kaya kabartmaların bulunduğu ve Toros Dağları eteklerinden çıkan güçlü akarsuyun başına gittik. Yaz sıcağında gittiğimiz için burada buz gibi sularımızı içip kendimize geldikten sonra köprüyü geçerek tarihi mekanı gezmek için köprüyü geçtik. Buradaki kare biçimindeki kabartmada Fırtına Tanrısı Tarhundas’ın elindeki üzüm salkımları ve buğday başaklarının estetikliği çok dikkatimi çekti. M.Ö. 8. yüzyılda Tuvana Kralı Warpalawas tarafından yaptırıldığı söylenen bu kabartmanın Anadolu’da bilinen ilk tarım anıtı olduğunu öğrendiğimde hemen aklıma İvriz Köy Enstitüsü ve sizler geldiniz. Binlerce yıl sonra İsmail Hakkı Tonguç ve ekibinin burayı seçmelerinin gerekçesi bu tarım anıtı olabilir diye düşünmedim değil. Bilmiyorum siz burada öğrenciyken hiç bu konu gündeme geldi mi aranızda?
Bu anıtı görmemi sağlayan Çöl ailesine çok teşekkür ediyorum. Sizin 1940’lı yıllarda büyük emek vererek öğretmenleriniz ve ustalarla yaptığınız ülkrmizin yüzakı o eğitim kurumundan yıkık dökük yapıları, kaderine terk edilmiş bahçeleri, atölyeleri görüncede yüreklerimizin çizik çizik olduğunu vurgulamalıyım. Bizim okuduğumuz Düziçi’nde olduğu gibi İvriz Köy Enstitüsü’nden kalan yapılar, eğitim müzesine dönüştürülerek sizin gibi oradan mezun olanların yapıtlarının da sergilendiği bir kütüphane faaliyete geçirilebilirdi. Umarım yeni kuşağımız bu eksikliği giderir de bugünkü çürümeden kurtuluruz.
Bu mektup size nasıl ve ne zaman ulaşır bilemiyorum ama aydınlık geleceğimizin yaratıcı üretken ve ortaklaşmacı kuşağı mutlaka bu mektupta dile getirdiklerimizi okuyacaktır. Sizi ve bizi de aşarak doğayla uyumlu eşit ve özgür insanların ülkesini, toplumsal düzenini kuracaklardır.


