Halit KATKAT


İşçi sınıfı için Marks’ın Önemi

Halit KATKAT


Marks teorisini yazarken kendi deyimiyle üç ana kaynaktan yararlandı: Alman felsefesi, İngiliz ekonomi politiği ve Fransız devrim deneyimi.

Alman felsefesi derken kendisi de öğretmeni olan Hegel’in diyalektiğini bir süre savundu ama daha sonra “Baş aşağı duran Hegel diyalektiğini ayakları üstüne oturttum” dedi. Hegel “zıtlar ya da karşıtlar birlikte var olurlar, karşıtlardan biri olmazsa diğeri de olmaz. Ama aynı zamanda birbiriyle mücadele ederler. Hegel zıtların mücadelesini ve birliğinin devamlı tekrarlandığı anlayışını savunuyordu. Örneğin işçi sınıfı ile kapitalist sınıf birbiriyle hem mücadele halinde hem de birlikte olacaklardı. Sistem bu şekilde yürüyüp gidecekti.

Marks’ın geliştirdiği diyalektik anlayışı ise madem zıtlar bir arada oluyor ve biri olmadan diğeri olmuyor; o zaman işçi sınıfı ve kapitalist çelişkisinden biri olan kapitalist sınıf ortadan kalkarsa sistem değişir ve başka bir boyuta geçilir. Kapitalist üretimin üretim güçlerinden biri olan işçi sınıfı ortadan kalkmayacağına göre sermaye sınıfı ortadan kalkabilirdi. Yani Marks, nicelikten niteliğe değişim yasasını diyalektiğe eklemiş oldu ve diyalektiği ayakları üzerine oturtmuş oldu.

Marks’a göre sermaye sınıfı ortadan kalkınca sınıflar da ortadan kalkmış olacak ve böylece sınıfsız topluma geçilecek. Marks kapitalizmin sömürü sistemini matematiksel olarak inceleyerek emeğin yarattığı değerleri kapitalistlerin nasıl sermayeye çevirdiğini inceledi. Kapital adlı kitabında emeğin, değerin, ücret ve işgücünün ne olduğunu, bir malın fiyatının diğerinden neden farklı olduğunu, fiyatın nasıl oluştuğunu formüllerle anlattı. İşte bu çalışmaları sonucunda kapitalizmin bir sömürü sistemi olarak ortadan kalkması gerektiğini ve bunun için de bir işçi devrimine ihtiyaç olduğu sonucuna vardı.

Kendi zamanında gelişmiş kapitalist ülkelerin Afrika ve Amerika’daki sömürgelerinden talan ettikleri yeraltı ve yerüstü değerlerini ülkelerine getirerek sermayelerini büyüttüklerini görünce sömürücü kapitalist sistemin evrilerek bütün dünyayı kapsayan bir aşamaya varacağını öngördü ve Engels’le birlikte kaleme aldıkları Komünist Manifesto kitabının sonuna “Bütün ülkelerin işçileri birleşin.” cümlesini eklediler. Onların öngördüğü Emperyalist sistem tüm dünyayı ahtapot gibi sarmıştır. O dönemde dünyadaki işçileri birleştirmeyi amaçlayan “uluslararası işçi birliğini” kurdular. Parti ya da sendika düşüncesi yoktu. İlk olarak Rusya’da Lenin tarafından işçi sınıfına önderlik yapması amacıyla RSDİP (Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi) kuruldu. Elbette ondan önce ABD ve İngiltere’de kurulmuş burjuva partiler vardı.

Lenin’in parti düşüncesi onlardan esinlenmiş olabilir. Sonradan Komünist Parti olarak adı değiştirilen bu parti önderliğinde Rus Bolşevik devrimi yapıldı. Rusya’da bu parti önderliğinde yapılan işçi devrimi kırk yıla yakın sürdü. Her ne kadar işçi ve emekçiler için çok iyi haklar ve olanaklar getirmiş olsa da sınıfları ortadan kaldırıncaya kadar varlığını sürdüremedi. Sovyetlerde kurulan ve işçi sınıfının kurmayı çelik çekirdeği, önderi vb. vasıflarla anılırsa anılasın işçi sınıfıyla bütünleşmiş bir yapı kurulamadı. İşçi sınıfının denetimi yerine parti denetimi öne çıktı. İşçi sınıfı, sistemi denetleyemediği için sistemi korumada da inisiyatif geliştiremedi. Parti, Lenin ve Stalin gibi bilgileri, güçlü kişilikleri ve örgütleme yetenekleri ile öne çıkan liderlerin ölümü ile yozlaşmaya başladı. Aynı durum Çin, Arnavutluk ve Avrupa’da ki diğer sosyalist ülkelerin başına geldi. Lidere ve partiye dayalı sosyalist sistemler birer birer çöktüler.

Bugün bunlara bakıp Marks’ın düşüncesinin yanlışlığından ya da zamanı geçtiğinden söz edemeyiz. Esasında çöken parti ve lider tarafından yönetilen sosyalizm ya da işçi iktidarı düşüncesidir.

Marks döneminde tartışılan “işçilere bilinç dışarıdan mı yani aydınlar tarafından mı? Yoksa içeriden mi? Verileceği tartışması vardı. Evet, bugün işçi sınıfına dışarıdan aydınlar tarafından bilinç verilebilir ama işçi sınıfının örgütlenmesi ve politikası sınıf sendikaları ile yapılmalıdır. Dünya işçi sınıfı ancak sınıf sendikalarında birleşebilir ve dünyayı sömürü ağlarıyla örmüş emperyalist sistemle bu sendikaların uluslararası dayanışmasıyla başa çıkabilir. İşçi sınıfının en etkili gücü de üretimden gelen birleşik gücüdür.

Marks kendine inanılması gereken kutsal bir din ulusu ya da ermişi değildir. O işçi sınıfının sömürüden kurtuluşunun yol haritasını çizen ve aydınlatan bir aydındır. Onun “Teori kitleleri kavradığında güç haline gelir.” sözünü bir kere daha analım.