Nurullah ER


İSKENDERUN DENİZ KOKARDI

Nurullah ER


İskenderun deniz kokardı.

Dalgaların savurduğu; tuz, balık, iyot kokusu içerlere kadar sinerdi.

Evlerin avlusundaki portakal çiçekleri, açelya, yasemin, gül kokuları birbirine girerdi.

Meltemi kıyıları okşar, lodosu  kükrer, yarıkkayası  öfkelenirdi.

İskenderun deniz koktuğu kadar; şehir kokardı, insan kokardı, doğa kokardı...

Tarihin derinliklerinden gelirdi kokusu, nice uygarlıklara ev sahipliği yaptığı bilinirdi.

Ne kadar da sevmiştik doğal güzelliklerini, tarihi derinliklerini, ekonomik zenginliklerini, inançların, dillerin birlikteliğini. Güneşe akın gibi akın oluşmuştu İskenderun’a, Cumhuriyet Türkiye’sinde yerini almasıyla. Yatırımlar yapılmış, sanayisi kurulmuş, ticaret hacmi artmış, ülkemizin sebze ambarı olmuş, nüfusu çoğalmış, ekonomisi zenginleşmiş, insanları daha mutlu yaşar hale gelmişti. 

Ne var ki, son yıllarda, zemin etüdüne bakılmadan, doğal yapısı önemsenmeden, yeşil alanı hiçe sayılarak, bilim ve teknoloji ele alınmadan, deprem gerçeği değerlendirilmeden çok katlı binalarla donatılmış, beton yığınlarla kuşatılmıştı dört bir yanı. Herkes binasının büyüklüğü ve değerinin yüksekliği ile övünür olmuştu.

Kış günleriydi, aylardan Şubat, gecenin ilerleyen zamanı, uykunun en derin olduğu saatler, rüyalı anlar... Hafta boyunca yükseklere yağan kar, karın soğuğunu aşağılara taşıyan sulu sepken...   Dışarıdan yükselen gürültüler ve yerin altından gelen uğultularla uyanmıştı İskenderun. Korkuyla uyanıp tutunacak yer aramak, kendini dışarı atabilme telaşı... Ardından çığlıklar, ağıtlar, birden siren sesleri doldurmuştu tüm mahalleleri, sokakları... 

Olan olmuştu, yaşanan büyük bir depremdi, depremin yarattığı büyük bir felaket ve yıkım vardı. Karanlıkta görülmese de yaşanıyordu.

Durmadan sallanıyor, yıkıntılar, göçükler, uğultular birbirini kovalıyor, bazı evler yıkılırken, yan yatarken, kimi içinden çıkılmaz hal alıyordu. Bir kısmı can havliyle dışarıya kaçmaya çalışırken, bir kısmının bedeni enkaz altında kalıp “sesimi duyan var mı?” diye seslense de, belki kendi sesini kendi bile duyamıyordu. Korku yaşanıyordu, acı yaşanıyordu... Telaş, kaçışma, bir yerlere tutunma, yardım alma, destek bulma ve ölümler... Soğuktu, karanlıktı, can pazarı yaşanıyordu...Yardım çığlıklarıyla kaderiyle baş başa kalmışlardı. Ayakta kalabilen bir akrabası, komşusu  imdadına koşmuş, eliyle, tırnağıyla moloz altında kalan yakınını kurtarmaya çalışıyordu. 

Kahramanmaraş merkez üstlü deprem, gecenin o saatinde on bir ilimizi vurmuştu. İskenderun’a çok büyük bedel ödetti, kadim şehir Antakya  yıkıldı. Büyük can kayıpları yaşandı, evlerin, işyerlerinin bir çoğu yerle bir oldu. Deniz yükselip, ara sokaklarda ki eski yatağına geldi. Deniz kokusu yerini korku ve ölüm kokuları almıştı.

İnsanın doğduğu, yaşadığı coğrafya kaderi olsa da, yaşananlar kaderi olmamalıydı. Deprem bölgesi olarak bilinen ülkemiz coğrafyasında, bu zamana kadar bir çok depremler oldu, ülke olarak acısın yaşadık. Maddi ve manevi bedeller ödedik. Ne var ki günümüzün gelişmiş teknolojisi ve ilerlemiş  bilimi karşısında yaşanan bu deprem de ülkemiz insanı bu kadar acı yaşamayıp, bu kadar kayıplar vermemeliydi, bu kadar ağır bedel ödeyip, tarihi miraslarımız yok olup, emeklerimizle yaratılan değerler bir gecede boşa gitmemeliydi. Geliyorum diye bilinen deprem kader olarak görülmemeliydi. Ne var ki oldu! Neden oldu sorusuna verilecek herkes kendince bin bir gerekçe bulabilir. Zemin etüdü, fay hattı, çürük bina, kalitesiz malzeme, denetim, kontrol yetersizliği, rant yaratma, çıkar sağlama, siyasi hesaplar, maliyetten kaçma... gibi gerekçeler çoğaltılabilir.

Ama asıl olan sistemden kaynaklanmaktadır. Dünyayı kuşatma altına alan, ekonomik kıskacına saran emperyalist tekeller son yıllarda geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelere çok büyük bedeller ödetiyorlar, acılar yaşatıyorlar. Ülkemizde uzun süredir devleti küçülteceğiz sloganıyla yola çıkan, hızlı liberaller, numaracı cumhuriyetçiler, etnik ayrılıkçılar, din tacirleri, liberal solcuların yarattığı politikalarla, uyguladıkları ekonomik sistemle, kamuculuğu yok edip, sosyal devleti hiçe saymalarının felaketini ve yoksulluğunu yaşıyor halkımız. Kimin aklına gelirdi nerdeyse iki yüz yaşına gelmiş, halkımızın karagün dostu olarak bilinen “Kızılay” gibi güzide bir kuruluşumuzun ticarethaneye dönüşeceğini?

Yıkıma uğrayan, acılar yaşayan Hatay’ın tarihte önemli bir yeri vardır. Hatay, insanlığın gelişiminde, önemli bir mekandır. İlk çağlardan beri tüm dinlerin, değişik etnik oluşumların barış içinde varlığını sürdürdüğü bir uygarlık merkezidir. Ayrıca, “ Yurt sulh, cihan da sulh” diyerek, komşu ülkelerle ve tüm dünya ile barış içinde yaşamamıza yol ve yöntem gösteren Atatürk’ün bize en büyük  eseridir.

Doğduğumuz coğrafya kaderimiz olsa da, coğrafyada yaşananlar kader olamazlar. Bilim insanları, “depremler takdiri ilahi değil, takdiri siyasidir. Kader, beceriksizliğin, bencilliğin, çalışma mücadelesi vermemenin sonucunda karşılaştığın sorunun suçunu üzerinden atmadır” diyorlar. Cehalet yenilmeden, görgüsüzlük giderilmeden, çıkarcılık ortadan kaldırılmadan deprem yenilemez.

“Varoluşumuza karışamayız ama ondan sonrasının sorumluluğu, kaderini oluşturmanın yükümlülüğü bize aittir” 

Sartre

Deniz kokan, insan kokan, şehir kokan İskenderun’u yeniden yaratma umuduyla…