Geçmişi bilmeyenin geleceği doğru inşa etmesi mümkün değildir. Yaşamın her alanında olduğu gibi kadın hareketi de geçmişin mirası ile güçlenerek yoluna devam ediyor. Bir önce ki yazımda 25 Kasım 2025 karnesini yazmıştım. Bu yazıda şiddete kaşı mücadelenin sokak hareketine dönüştüğü 1987 e atıfla geldiğimiz noktaya biraz eleştiri/özeleştiri yapılması gerekliliği ile kaleme alınmıştır.
1985 yılında Çorum'da eşinden şiddet gören bir kadın boşanma davası açtı. Davada hakim "kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin" diyerek boşanma talebini reddetti. Bunun üzerine kadınlar hâkimi ve yasayı protesto etmek için sokağa çıktı. 12 Eylül faşist darbesi sokak ta yapılan ilk yasal yürüyüştü. Davaya dahil olarak şiddete maruz kalan kadının avukatlığını yapan Filiz Kerestecioğlu yürüyüşün simgesi haline gelen “Kadınlar Vardır” şarkısını yazmıştır. 1987 yılında Dayağa Karşı Kampanya olarak başlayan süreç kadın sığınma evleri taleplerinin kabulü ile devam etmiştir1989 yılında “Bedenimiz Bizimdir” yürüyüşünden 1990 ‘da bakan Cemil Çiçek’in “Flört fahişeliktir” söylemi üzerine feminist kadınların toplu boşanma dilekçeleri vermeleri ile kadınlar mücadeleye toplumsallık katmıştır. 1998 yılında kadın itici gücünün etkisi ile 4320 sayılı 'Aileyi Koruma Kanunu' yasalaşmıştır. 2005 yılında TCK da kadın aleyhine geleneksel kültürden kaynaklı takdiri indirimler kaldırılmıştır. 2014 yılında yürürlüğe giren İstanbul sözleşmesi ile kadın hareketi şiddet karşı büyük başarı kazanmıştır. Yasa sadece şiddeti önlemekle kalmayıp, şiddeti öncesi ve sonrası içinde tedbirler içermektedir.
2016 ‘da yaşanan siyasi süreç, insanların işsiz kalması, her konuşanın tutuklanması ile kadınlar alanlardan silinmeye çalışıldı. Ancak tüm olumsuzluklara rağmen kadınlar sokakları terk etmemek konusunda direndi. Ancak aterki de boş durmayıp karşı hamleler üretmeye devam ediyor. İstanbul sözleşmesinin kaldırılması ile mahkemelerde kadın aleyhine karar verme oranları yükselmeye başladı. Adalet kime neye göre şekilleniyor korkutucu bir tablo.
Bir kadın boşanma davası açtığı eski eş tarafından öldürüldü. Fail hem kadını hem de birlikte olduğu erkeği öldürdü. Mahkeme bunu haksız tahrik olarak gördü. Kravat indirim dahil her indirimi uyguladı. Haksız tahrik haksız bir eylemin oluşturduğu kızgınlıkla suçun işlenmesi halinde mümkündür. Kadının bir başkasına aşık olması haksız bir eylem olmayıp insani bir duygudur. Ölüm ile arasında hiçbir meşru bağ yoktur. Kaldı ki sadakat yükümlülüğü ile ilgili medeni kanunda düzenleme vardır. Kadın ya da erkek evlilik birliği içerisinde sadakat yükümlülüğüne uymuyorsa boşanmada tazminat öder, mal rejiminde haklarını kaybeder. Sadakat yükümlülüğünü ihlal etmenin hukuki yaptırımları içinde öldürme yoktur. Birini öldürmekle sadakat yükümlülüğü arasında illiyet bağı kurmak sadece erkek sanıksa mümkündür. Siz hiç kendisini aldatan kocasını öldüren kadın duydunuz mu? Duymazsınız. Çünkü erkeğin mutlu olmadığı birlikteliği sonlandırma hakkı vardır. Ancak kadın dünyaya mutlu olmak için değil mutlu etmek için geldiğinden evliliği sonlandırma hakkı yoktur.
Hangi adalet sorusuna ısrarla feminist adalet diyor olmamızın sebebi bu. Anayasada yaşam hakkı temel haklardan sayılmasına rağmen “Erkek adalet” söz konusu olunca yaşam hakkının varlığı unutuluyor. Adalette kadınlara cinsiyet hiyerarşisi son bulana yaşam hakkını savunmaya devam edeceğiz. Haftanın da anlam ve önemine binaen diyoruz ki kadının hakları insan haklarıdır. İnsan hakları haftasında kadının hakları için de mücadele etmeye gerek kalmaması dileğiyle kadınlar vardır demeye devam edeceğiz.


