Bu yıl karakış yoğun geçiyor.
Aralık ortalarında başlayan karlı, yağmurlu günler devam ediyor.
Yükseklere yağan karın soğuğu, yağmuru enginlere iniyor.
Kapıyı çalmadı ama eşikte bekliyor.
Doğalgazı yananlarla, sobası tütmeyenlerin, odunu, kömürü olmayanların mevsimidir karakış.
Karakışın yalnızca soğuğu değil, cüzdanları inceltiyor, sofrayı daraltıyor, yoksulluğu daha görünür kılıyor. Yazın toprakla boğuşan çiftçi, boğaz tokluğuna çalışan işçi, açlık sınırından kurtulamayan emekli, yağmur bereket derken, kar yılı var yılı bilinirken zahmeti hanesine yazılıyor.
Kar rahmettir ama yoksulluk için külfettir.
Şehirde kış, vitrinlere yansıyan botlara, montlara yansıyor. Köyde çatının akıp akmasıyla, ahırdaki hayvanın yemiyle ölçülüyor.
Mesele karakış değil. Soğuk, her yıl kış mevsiminde ama az, ama çok olur. Asıl kış her yıl biraz daha yoksullaşan halktır. Sobaya atacak odunun olup olmaması, faturaları ödeyebilmesi, mutfakta tencerenin dolması. Bunların hiçbiri kar yağışıyla eksilmez, ancak yanlış tercihlerle büyür.
Enerji zamları, gıda girdileri, giysi giderlerinin zamları kar gibi yağarken, tasarruf öğütleri, garibanlık yakıştırmaları salonlarda veriliyor. Asgari ücretli, emekli battaniyeye sarılarak uyumayı öğrenirken, salonlarda kış manzara değişikliğidir, kimi için romantik bir kartpostal, kimi için donma tehlikesidir.
Karakış geldiğinde devletin gücü konuşulur, hizmeti görülmek ister. Yollar açılıyor mı, yardımlar zamanında veriliyor mu, faturalar ödeniyor mu? Pazara gidenler eli dolu geliyor mu? Bu soruların cevabı her yıl katlanarak büyüyor, daha yüksek sesle “hayır” oluyor.
Karakış kapıda ama asıl ayaz adaletsizliğin estiği yerde. Soğuk geçer, kar erir halkın hafızasında kalan ise kimin umursayıp, kimin seyirci kaldığıdır.
Boşuna dememişler, “kurt yediği ayazı unutmazmış.”


