Meral Tabakoğlu TOKSOY


Kültür Hazinelerimiz (Ihlara Vadisi)

Meral Tabakoğlu TOKSOY


Ülkemiz, yüzölçümü sıralamasına baktığımızda dünyada otuz altıncı sırada yer alıyor. Görüldüğü gibi, bizim topraklarımızın katbekat büyüklüğünde birçok ülke var. O ülkelerin yüzölçümüyle kıyaslandığında Türkiye çok küçük görünse de tarihi zenginliği, kültürel mirası, doğal güzellikleri ve bitki örtüsüyle dünyanın ilgisini üzerine çekiyor.

Tarihi eserlerimizin gereğince korunmamasına, yeterli tanıtım ve yatırım yapılmamasına rağmen yine de turist çekebiliyoruz. Doğa harikalarımız ise bitmek bilmiyor. Sadece bizler, bu zenginliklerimizin çoğundan haberdar değiliz o kadar.
Bilinen, görünen birçok eksiklik olsa da hâlâ geç kalmış sayılmayız. Zararın neresinden dönersek kârdır. İlk olarak tarihi eserlerimizi korumak ve tanıtmak için kolları ciddi şekilde sıvamamız gerekiyor diye düşünüyorum. Sonra da bizden sonraki nesillere ulaşması, yok olmaması için sıkı bir şekilde koruması gerekiyor. Zira sit alanı ilan edilen bazı yerlerde yaşamın hâlâ devam ettiğini görüyoruz.

Geçen yıl, Afyon, Eskişehir ve Kütahya sınırları içerisinde yer alan Firig Vadisine gitmiştik. O gezimi de köşe yazıma taşımıştım. Adını hep duyduğum ama gitmek için bir türlü harekete geçemediğim bir yerdi. Afyonkarahisar’ın İhsaniye ilçesine bağlı bir belde olan Gazlıgöl, sayısız kaplıcaları ve sınırları içinde yer alan Frig Vadisi ile görülmesi gereken yerlerden sadece biri.

Geçen hafta da yıllardır fotoğraflarını, videolarını izlediğim Ihlara Vadisi’ni, kaplıca gezisiyle birleştirip görme fırsatımız oldu.

Ihlara vadisi, Aksaray ilinin Güzelyurt sınırları içerisinde bir doğa harikası. 
“İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir.” atasözündeki gibi, kaldığımız otelin çalışanı İbrahim ile tanışmamız, merak ettiklerimizi öğrenebileceğimiz en güvenilir kaynaklardan biri oldu.

İbrahim, Ihlara köyünde doğup büyümüş, dünyanın birçok ülkesini gezmiş, birçok farklı işlerde çalışmış ama gönlü memleketinde kaldığı için çok sevdiği Ihlara’ya dönüp yerleşmiş. Yaşadığı bölgeyi merak eden, araştıran; “Ne yapabilirim, nasıl faydalı olabilirim?” sorusuna kafa yoran aydın bir genç adam. Daha konuşmaya başladığı ilk andaki heyecanı, doğaya ve tarihe olan sevgisi içimi ısıtıyor, umudumu yeşertiyor. 
Otelin lobisinde çaylarımızı yudumlarken; “Keşke vaktim olsaydı da size adım adım tüm vadiyi gezdirseydim.” derken, mayıs ve haziran aylarının vadiyi gezmek için en uygun zaman olduğunu da ekliyor. 
İbrahim, vadinin oluşumundan bugüne bildiklerini bizimle zevkle paylaşıyor. Ihlara Vadisi’ni diğer kanyonlardan ayıran en önemli özelliğinin, geçmiş dönemlerde içerisinde yüzyıllarca yaşam sürülmüş bir vadi olması ve bu özelliğiyle dünyada tek olduğunu anlatıyor.  Zaten vadi içerisindeki 4000 mağara ve 105 kilise bunu açıkça gösteriyor. Kiliselerin günümüze yalnızca15 tanesinin ulaştığını, diğerlerinin yıllar içerisinde yıkılarak kayaların altında kaldığını söylüyor.
Ihlara köyüne 18 km. uzaklıkta olan Hasandağ’ın 8000 yıl önce patlamasıyla oluşan basınç, Ihlara Vadisi’nin meydana gelmesine neden olmuş. 7. ve 9. yüzyıllarda Bizanslılar ve Romalılar burada yaşamış. 
Vadinin içinden yüksek ve coşkuyla akan Melendiz Çayı, zaman içerisinde vadinin daha da derinleşip genişlemesine yol açmış. Çayda alabalık, karabalık ve sazan balığının bolca olduğunu, avlanmanın da serbest olduğunu ekliyor.
Gönüllü rehberimiz İbrahim, şevkle anlatmayı sürdürüyor: Vadinin iki girişi var. İkinci giriş, ilk girişten daha yüksek ama asıl önemli kiliseler de orada, diyor. Bunların en önemlileri Yılanlı Kilise, Sümbüllü Kilise ve Ağaçaltı Kilisesi.  
Ağaçaltı Kilisesi’ne, önündeki ağaca çıkarak üç katlı kiliseye oradan inilip çıkıldığı için yerel halk bu ismi vermiş. Kilisenin orijinal ismi “Daniel Pantonassa” kilisesiymiş. 
Sümbüllü Kilise ise, bahar aylarında üzerinde açan beyaz sümbüllerden almış adını. “O manzarayı mutlaka görmelisiniz.” derken, ben zaten gözümde canlandırmaya başlıyorum ve baharda burada olmayı düşlüyorum.  Vadiyi de içine alan Ihlara Köyü tamamen sit alanı. Ama köyde sonradan yapılmış küçük evlerde yaşam sürüyor. Evlerin bahçelerinde yarı yıkık, kubbeli, kemerli tarihi yapıların imdat edecek mecali kalmamış, kaderlerine boyun eğmiş bir halleri vardı.
İbrahim’e bunun nasıl olduğunu sorduğumda; “Hepsi de eskiden yapılan evler. Şimdi izin verilmiyor.” diyor. Ama eski dediğimiz o yapılar en fazla 35 – 40 yıl öncesine ait gibi görünüyor.
Oysa bu tarihi kalıntılar binyıllardır buradaydı...
Anlamadığım şey, sit alanı ilan edilen ya da tarihi eser olduğu belirlenen yapılara çivi çaktırılmaz ama birçoğu da restorasyon yapmadığı için yıllar içerisinde  çöküp kaybolur. Ihlara köyü de onlardan biri. Sit alanı ilan edilen ama tarihi kalıntıların içerisine köy evleri yapılmış yaşıyorlar. Üstelik herkesin tapusu da var. İbrahim de bu bilinçsizlikten değer görmemekten yakınırken çocukluk anılarına değiniyor. “Buralarda elinizle biraz eşeleseniz, kemiklere, kafatasına rastlarsınız. Şimdi hatırladığımda utanıyorum ama çocukluğumuzda kafatasıyla top oynadığımızı hatırlıyorum. Bizi kimse uyarmıyordu ki…” diyor. 
Burada ilginç olan heyecanlandıran şeyler öyle çok ki en ilginç olan bir şey de, bölgede kara iklimi hüküm sürerken, vadinin tabanında akdeniz iklimine yakın bir iklim hüküm sürüyor. Vadinin içinde fıstık ağaçları, üzüm bağları, sebze meyve üretimi de yapanlar varmış. Sonuç olarak tapulu toprakları.
Vadinin derinliği 180 – 200 metre arasında değişiyor. Genişliği 200 metre civarında ve 14 kilometre uzunluğunda. Yukarıda, vadinin iki girişi olduğundan bahsetmiştim. Birinci girişten 100 basamakla inilirken, ikinci girişten 382 basamak inmek gerekiyor. Bu basamaklar ilk anda insanın gözünü korkutsa da tepeden izlediğiniz manzaranın içine girmeden edemiyorsunuz. Ve… vadi sizi içine içine çekerken bir de bakıyorsunuz ki yolu yarılamışsınız. Melendiz Çayı ve kıyısındaki patika yol birbirine yoldaş olmuş kıvrılarak yan yana gidiyorlar. Bu yolda yürürken kendinizi farklı bir dünyada, kuş gibi hafif ve nedenini kestiremediğiniz bir sevinç duyuyorsunuz. Ve şu anda çıplak olan ağaçların bahardaki halini hayal edince sevinciniz katlanıyor. Yürüyüş tamamlandıktan sonra, dinlenerek, etrafı seyrederek merdivenleri tırmanmaya başladığınızda, boşuna kaygılandığınızı anlıyorsunuz. Üzerine bir de kaplıcanın havuzuna girince tüm yorgunluğunuz uçup gidiyor.