Recep YILDIRIM


Ununu Eleyip Eleğini Asmak (2)

Recep YILDIRIM


Planlar yapıyoruz. Geleceğimizi tasarlıyoruz. Evlilikle ilgili, çocuklarımızla ilgili, iş hayatımızla ilgili… İstediğimiz gibi yönlendirdiğimiz hayaller kuruyoruz. Kulpunu yakaladık sanıyoruz hayallerimizin. Bir fotoğrafla ölümsüzleştirdiğimizi düşünüyoruz mutlu, huzurlu anlarımızı. Felek bizi sabırla izliyor, her ayrıntıyı gözlüyor. Tam oh deyip erinç içinde salacakken kendimizi öyle bir kahkaha patlatıyor ki kulağımızın kökünde unumuz tozup göğe karışıyor, eleğimiz astığımız yerden düşüp yuvarlanıyor.

Karamsar bir tablo mu çiziyorum? Hayallerin hep kırıma uğradığına dair bir kader inancı mı taşıyorum? Umutsuzluk yaymaya çalışan bir yalvaç olma niyetim yok. Tarihin döngüsünü insanın doğasından anlamaya çalışmak istiyorum belki de.

Somut göstergelerden yola çıkalım. Genç, hırslı bir avukatın masasındaki boşanma davası dosyalarını inceleyelim ve dava metnine bakarak filmi geriye saralım. Başlangıçtaki arzuya, sevgiye, aşka, hoş görüye, şefkate, hayallere ne oldu? Güven duygusu neden parçalandı; öfke, nefret dili nasıl oldu da egemen oldu? Başlangıçta kurulan hayallerin her bir örgüsü, yerini nasıl da yürek ezen pazarlıklara bıraktı? Hele de çocuk varsa günlük alınması gereken kalori maliyeti; okul, servis, giyecek maliyeti hesaplanır da çocuğun ihtiyaç duyduğu şefkat, sevgi, güven duygusu hesaba katılır mı?

Somut göstergeleri izlemeye devam edelim. Ticaret odasına gidelim. Sadece o ay kapanış veren iş yerlerine tutalım büyütecimizi. Filmi yine geriye saralım: Görkemli ışıl ışıl açılış, her yan gönderilmiş çiçeklerle dolu, atıştırmalıklar, müzik… Hayaller, alınmış krediler, verilen ipotekler, satılmış arsalar, altınlar… Birinci yıl borçlar ödenecek, ikinci yıl pata çıkılacak, üçüncü yıl kâr, kâr, kâr…

İş davalarına bakalım: alınamamış maaşlar, yıllar süren tazminat davaları, hak edişlerin ödenmemesi, mesai ücretlerinin cebe bir türlü girmemesi; kaypak sendika…

Üniversiteyi bırakan binlerce gencin öyküsünü dinleyelim, LGS’de nitelikli liseyi kazanamamış çocukları. Hepsinin başlangıç öyküsü ne kadar da benziyor birbirine.

Sorun başlangıç öykülerinde mi, gündelik yaşamın psikolojik örgüsünde mi, hayallerimiz ile yeteneklerimiz arasındaki eşitsizlikte mi?

Hayallerimiz gerçekten bize mi ait? Kuşatılmış bir algı evreninde zihnimize bize ait olduğunu sandığımız bir film rulosu mu monte edildi? Hayallerimiz neden bu kadar benziyor birbirine, hayal kırıklığımız neden hep aynı?

Unumuzu toplayalım, eleğimizi bulalım. Düşünelim, sorgulayalım; hiç olmazsa daha özgün “son”lar bulalım.