Başkasına dayanmadan, başkasını baston olarak kullanmadan yaşamanın değeri, çevrenizde “başkası” kalmadığında anlaşılır. Yalnızlık, başkası varken de yaşanır ama başkası yoksa kimsesizsiniz.
Kimsesizlik, toplumumuzda yalnızlığa göre daha dramatik anlamlar taşır, daha yanık ifade edilir, daha acınası bir durumu betimler. İnsanımızın kimsesi kimlerdir? Akrabalar, hemşeriler, dünürler ve onların her birinin çevresi. Kız isterken yanımızda olurlar, nişanda, kınada, düğünde halay çekerler; iş ararken tanıdıklarını ararlar, ev taşırken yardımcı olurlar, cenazede saf tutarlar, tabuta omuz verirler; büyük şehirlerde kurulan derneklerde okeye dördüncü olur, oyun masalarında yancı olurlar.
Kimsesi olanların mutsuzluğu yine bu insanlardan kaynaklanır. Uğradıkları ihanetlerin sebebi bu insanlardır. Bu insanlar tarafından aldatılır, dolandırılırlar. Yalanlara maruz kalır, iftiraya uğrarlar; kullanılır, unutulurlar. Kullanışlı kimseler abartılı övülür, kullanışsız olanlar dışlanırlar.
Yalnızlık sessizdir, hüzünlüdür. Sessizliğine dost çağırır yalnızca. Gıybet etmez, yalan söylemez. İftira atmaz. İhanet etmez, aldatmaz. Yalnız, kendini deşer, dayanaklarını durmadan yoklar; içinde devrilen ne varsa kendini suçlar. Kendinden başka bir ‘ben’ yaratmaya çalışsa da yıllarca hassasiyetle ördüğü kimlik makyajını siler atar; iliştirilmeye çalışılan ben’i gülünç hale getirir.
Toplum bilimsel verilere baktığımızda kimsesizlikten yalnızlığa doğru bir evrilmeyi seziyoruz. Köyler mahalle oldu, gecekondular kentsel dönüşümle başkalaştı, hemşeri dernekleri ganyan, bahis bayileri oldu, anlamını yitirdi. Cemaatler vadettikleri huzuru aidiyeti sağlamaktan uzaklaştılar.
Önümüzde anayasal vatandaşlık, eşit yurttaşlık gibi gerçek sorunlar var. Gelir adaletsizliğini sona erdirebilirsek kimsesiz hissetmeyeceğiz kendimizi.
Yaşımız, durumumuz ne olursa olsun “unumu eledim, eleğimi astım” deme hakkımız yok. Yoksa yalnızlığımız daha kıyıcı hesap sorar bize.


