6 Şubat depreminde birçok insan memleketin dört bir yanına savruldu. Kimi evi yıkıldığı için, evi yıkılmayanlar da artçı sarsıntılar nedeniyle evlerine giremediğinden bulunduğu bölgeden uzaklara gitmek zorunda kaldı. Hangi durumda olursa olsun, hiçbiri isteyerek gitmiyordu; bu, zorunlu, kederli bir yolculuktu.
Kimileri uzakta yaşayan yakınlarının ısrarıyla onların yanına giderken, yardımsever halkımız da depremzedelere kucak açmıştı. Bazıları yazlığını ya da boş olan evini, bazıları da kendi evinde misafir etmek için adeta birbiriyle yarıştı. Kara gün dostu bildiğimiz Kızılay’ın kendi vatandaşına çadır sattığı bir dönemde, Türk halkı en güzel dayanışma örneklerinden birini sergiliyordu.
Yerel yönetimle merkezi yönetim aynı olmadığı için Hatay’ı mahzun bıraktıklarını itiraf edenler, bu beyanlarıyla tarihin karanlık sayfalarındaki yerlerini alırken; duyarlı vatandaşların gönderdiği yardım malzemelerini taşıyan araçlar yolları tıkamıştı.
Alt üst olmuş bir kentte yaşama tutunmak kolay değildi. Buna rağmen gitmek istemeyen binlerce insan, bir çadıra razı olup o zorlu hayatın içinde buldu kendini.
Yıkılan evini bırakıp gidenler, henüz yola çıkarken bile dönme hayaliyle gidiyordu. Evinin duvarına “Geri döneceğiz” yazanlar, toprağını terk etmeyeceğini ilan eder gibiydi.
Bunca acının içinde bu kısacık cümle, insanı can evinden vuruyordu ve o karmaşa içinde bile beni derinden yaralamıştı.
Bir insanın doğup büyüdüğü, kendini ait hissettiği yerden istemsizce kopması ya da koparılması, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir sanırım.
Böyle bir felaketten sonra bir arada olmak, insanları iyileştiren en etkili ilaçtı. Ama önce savrulmaları gerekiyordu.
Sonuçta gidenlerin büyük bölümü kısa bir süre sonra dönmeye başladı. Gittikleri yerlerde kalmayı düşünenlerin çoğu, bunu yapamayacağını anlamıştı. Mecburen gidenlerden biri olarak o duyguyu yaşayarak öğrendim. Kaçmış gibi, kalanları umursamıyor gibi… İnanılmaz bir suçluluk duygusu.
Ramazan ayı yaklaşıyordu. Oruca evimizde başlayıp, bayram gibi olmasa bile bayramda evde olmalıyız diyorduk. Öyle de yaptık. Artçılar devam ediyordu ama eve girmek zorundaydık. Kapıya en yakın yerde yatıyor, kapıyı kilitlemek bir yana, soğuğa aldırmadan aralık bırakıyorduk.
Bu arada kentte boş olan tüm alanlar çadır kentlerle dolmuştu. Böyle acı bir deneyimle açık alanların ihtiyaç olduğu anlaşılmıştı. En azından anlaşıldığını sanmıştık…
Olup bitenleri anlamak ve “Ne yapabiliriz?” diye düşünmek için şehri dolaşıyor, bireysel olarak bir şey yapamasak da yaşananlardan haberdar olmak istiyorduk.
Üç binin üzerinde insanını kaybetmiş bir şehir düşünün; herkesin bir yakınını, ailesinden birini ya birkaçını yitirdiği bir şehir…
Ama insanın dayanma ve mücadele gücü gerçekten olağanüstü. İyi ki de öyleydi. Aksi halde nasıl devam edilebilirdi? Hayat bir şekilde sürüyordu.
Afetzedeler bin bir sorunla cebelleşirken, depremin “Allah’tan geldiğini” söyleyenler, bilimi reddettiklerinin farkında mıydı? Oysa yılda yaklaşık bin beş yüz depremin yaşandığı Japonya’da, en son 8 Aralık’ta 7,5 büyüklüğünde bir deprem daha oldu. Elli kişinin yaralandığı söylenen depremde ne can kaybı ne de yıkılan bir bina. Bunu nasıl açıklayabilirsiniz?
Biz aynı şiddetteki depremle üç yıldır toparlanamadık. Farkında mısınız? Ve en iyimser tahminle bu tablo üç- dört yıl sürecek.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi; hak sahiplerine haber vermeden, hiçbir açıklama yapma gereği duymadan, oturdukları evin “rezerv alan” içerisinde kaldığını ve bir ay içerisinde boşaltılması gerektiğini apartman kapısına asılan yazıyla öğrenen aileler perişan oldu.
Anlaşıldığı üzere depremin yol açtığı yıkımın boyutu da, deprem sonrasında yaşanan tüm sıkıntılar da; bilimden, akıldan ve adaletten uzak alınan kararların sonucu olarak karşımızda duruyor. Ve bütün faturayı yine bizler ödüyoruz…
Deprem sonrası yeni konutlar yapılırken, zeytinlik arazilerin kamulaştırılarak imara açılmasına; yılların emeği ile büyütülmüş zeytin ağaçlarının sökülmesine de tanık olduk.
Kamuoyunun tepkisi karşısında bu ağaçların başka yerlere ekileceği, hatta bir kısmının ekildiği söylendi.
Oysa yetişkin ağaçların sökülüp başka yerlere ekildiğinde verim alınamayacağını işin uzmanları anlatıyordu.
Sökülen zeytin ağaçlarını her gördüğümde İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin sözlerini hatırladım.
1979 İslam Devrimi’nin ardından ülkesinde kalma kararını hayatının en önemli kararı olarak nitelendirirken, kendini bir ağaca benzeten hem çok anlamlı hem de son derece duygusal bir açıklaması vardı. Sözlerini aynen aktarıyorum:
“Bir ağacı kök saldığı yerden ayırıp başka bir yere taşırsanız, ağaç meyve vermez olur. Verse bile, kendi yerindeyken vereceği meyve kadar güzel olmaz. Bu, doğanın kanunudur. Bence, ülkemi terk etmiş olsaydım, aynen o ağaç gibi olurdum.” diyordu.
Kiyarüstemi, kendini ağaca benzetirken; İnsanın da köklerinden ayrıldığı zaman, tıpkı o ağaç gibi veriminin ve güzelliğinin eksileceğine vurgu yapıyordu.
Peki, ekonomik koşullar nedeniyle vatanını terk eden bunca gencimiz…
Onlar da Kiyarüstemi’nin dediği gibi mi olacaklar?