Müslüm KABADAYI

Tarih: 15.01.2026 07:52

Bendeki Fikret Otyam

Facebook Twitter Linked-in

1970’li yıllar orta ve lise öğrenciliğimize, üniversite atmosferini çok yoğun yaşadığımız döneme denk geliyor. Türkiye’nin en uzun on yılıdır ve bu dönemi neredeyse tüm yönleriyle iliklerimizde hissederek yaşadık. Beni, bizi etkileyen birçok konu, olay, durum, düşünce ve kişiler oldu bu dönemde; onlardan biri de sizdiniz Fikret Otyam Ağabey.

Sizin yazılarınızla ilk tanışmam, sanırım 1973’te, ortaokul üçüncü sınıftayken oldu. Okulda her sınıf, öğrencilerin çoğunluğunun seçtiği bir gazeteyi alırdı. İsteyen kendi gazetesini de getirirdi. Bizim sınıf Yeni Ortam’ı seçmişti; Milliyet, Günaydın ve Cumhuriyet gazetelerini getirenler de olurdu. Şimdi düşünüyorum da 12 Mart Darbesinden sonraki dönemde ortaokul düzeyinde öğrencilerin iradesine saygı duyup sınıflara gazete aldıran öğretmenlerin bulunduğu Düziçi İlköğretmen Okulu’nda okumak bizim için önemli bir kazanımmış. Aradan geçen yarım yüzyıl sonra okullarda bu kazanımlar geriye gitmiş durumda. Ne üzücü değil mi?

Sizin özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu coğrafyamızdan göçerlerle ilgili yaptığınız röportajları merak ve dikkatle takip ediyordum. Bizim yöremizde öyle göçerler yoktu ama yazları pamuk çapalamak, toplamak, tütüncülük yapmak üzere Çukurova ve Amik Ovası’na ırgatlar giderdi. İlkokul çağımdan lise sona kadar ben de onlarla birlikte bu göçün tüm boyutlarını yaşadım. Sizin Beritan aşireti göçerlerinin kıl çadırlarda, savanlar altında, üstünde süren yaylak ve kışlak yaşamlarını okuduğumda gazetede, kendimi onların yanında hissettim. Hele çektiğiniz fotoğraflardaki doğal manzara, hayvan sürülerini güden çobanlar, özellikle çocukların değişik ortamlarından yansıyan kareler içimi kanatmıştı. “Uy Babo” adlı kitabınızı okul kitaplığından bulup bunları daha ayrıntılı ve sindirerek okuma olanağı bulduğumda, göçerlerin sosyo-ekonomik yapısı, kültürel özellikleri üzerine ortaokul öğrencisi olarak birçok şey biçimlendi kafamda. Hani, gün gördükçe, deneyim arttıkça insanın algı gözenekleri açılırmış ya, bizimde bu verimli toprakların bize sunduğu olanakları verimli biçimde değerlendirecek yeteneklerimiz zamanla gelişti. Kendi topraklarımızdan başlayarak ülkemizin ve tüm yeryüzünün nimetlerinden feyz almayı, o nimetlere değerbilirlikle yaklaşmayı da ilke edindik.

Sizin Aksaraylı olduğunuzu kitabınızdan öğrenmiştim. İlk kez 1976’da sizin büyüdüğünüz toprakları gördüm. Nasıl mı? Siz bir gazeteci olarak ayrıntısını daha iyi biliyor olabilirsiniz; o yıl Öğretmen Okullarının Öğretmen Liselerine dönüştürülmesi kararı ve uygulaması nedeniyle benim okuduğum Düziçi İlköğretmen Okulu’nda da boykot eylemi yapılmıştı. Bu eyleme sonuna kadar katılan benim gibi 300’e yakın öğrenci başka okullara sürgün edilmişti. Ben de Çanakkale Erkek Öğretmen Lisesi’ne sürülmüştüm; çiçeği burnunda bir sürgün olarak önce Antakya’dan Ankara’ya, oradan da başka bir otobüsle Çanakkale’ye kayıt yaptırmaya giderken Aksaray’da otobüsümüz mola vermişti. Adana’dan sonrasındaki doğayı, şehirleri ilk kez görüyordum. Onun için özellikle gündüz yolculuğunu tercih etmiştim. Çukurova’da pamuk toplarken uzaktan gördüğüm Toros Dağlarının yüksekliğini, ormanlarını, keskin kayalıklarını Pozantı’ya yaklaştıkça yakından gözlemleme olanağı bulmuştum. Hele Şekerpınarı’nda mola verilip buz gibi sularından içince kendime gelmiştim. Buradan yükselen dağa baktığımda ilk dikkatimi çeken eteklerinden geçen tren yoluydu. Daha önce hiç görmediğim tünelle karşılaşmanın şaşkınlığıyla bakarken bir yandaki tünelden çıkan yük treninin az ilerdeki tünele girişini görmek beni çok büyülemişti. Tabi o zamanlar “Kara tren gelmez m’ola/Düdüğünü çalmaz m’ola” türküsü radyolarda sıkça çalınıyordu, okullardaki müzik derslerinde, dinletilerde söyleniyordu. Haber ve yüktaşıyan bu demir parçasından korkmayanların bindiği yolculuğu da o yıl Eylül ayında Malatya’dan Ankara’ya giderken yapmıştım. Çok farklı bir atmosferi olduğunun farkına/garkına varmıştım. Tabi sizin benden 25 yıl önce o trenlerle ülkemizin birçok kentine yolculuk yaparak nice anılar biriktirdiğinizi, fotoğraflar çektiğini, insanlarla röportajlar yaptığınızı düşünmedim değil. Üniversite öğrencisiyken Bekir Yıldız’dan Ankara’daki bir fuarda imzalı aldığım “Kara Vagon” kitabını okuyunca ırgatların bu trenlerle yaptıkları zorlu yolculuğun boyutlarını daha iyi öğrendim. Yine Yılmaz Güney’in senaryosunu mahpustayken yazdığı ve Tarık Akan, Tuncel Kurtiz, Melike Demirağ vd. Usta oyuncuların rol aldıkları “Sürü” filmini izlediğimde koyunlarla yolculuk yaparken sürüleşmemek için direnen insanların dünyalarını anladım. Sizin bunları fotoğraflarla nasıl anda durdurduğunuzu şimdi düşünüyorum. Tabi o zamanlar bugünkü gibi ne dijital fotoğrafçılık ne de kes-yapıştır, renklerin açıklık-koyuluğunu ayarlama, hele hele yapay zekayı kullanma olanağınız vardı. Karanlık odada banyosunu ve tabını da büyük olasılık siz yapıyordunuz. Bu kadar teknolojinin fotoğraf sanatına girmesine nasıl baktığınızı merak ediyorum doğrusu. Çünkü siz aramızdan ayrılmadan önce dijital fotoğrafçılık yaygınlaşmaya başlamıştı. Belki de görüşünüzü bir yerlerde dile getirmişsinizdir. Buna karşı çıkmış olacağınızı tahmin ediyorum. “Neden?” diyeceksinizdir. Çünkü, sizin kuşak hiçbir şeye kolay ulaşmadı; büyük çaba ve mücadelelerle ilerlediniz. Dolayısıyla insan emeği, düşünce ve yaratıcılığı olmayan yapıtlardan yana olacağınızı sanmıyorum.

Pozantı-Ulukışla arasındaki eski yolun ne kadar zorlu, yük kamyonlarına takılan araçların oluşturdukları kuyrukların ne kadar uzun olduğunu hiç unutmuyorum. Siz bu yoldan ilk geçtiğinizde neler hissettiniz merak ediyorum doğrusu... O nedenle Pozantı-Ulukışla arası hem kaptanlar hem de yolcular için işkenceye dönüşürdü. Kazaların da en sık olduğu güzergahtı burası. Gülek Boğazı civarında da aynı yoğunluk olurdu. Ciddi trafik cinayetleri yaşanırdı ne yazık ki... Ulukışla göründüğünde rahat nefes alınırdı. Buradaki tren istasyonu binası ve makas değiştiren trenlerin raylara akan yorgunluğu dikkamizi çekerdi. Memleketin dört bir yanını demirağlarla ören emekçileri saygıyla anardık. Senin de gezi-röportajlarında trenler ve istasyonlar çok ayrıntılı yer alır ve betimlemelerin beni heyecanlandırırdı Fikret Ağabey. Fotoğraf makinenden çıkan siyah-beyaz karelerde yer alan trenler, istasyonlar, tren yolcuları nedense resminde pek yer almaz. Bunu seninle Ankara’da açtığın bir sergide konuşmak istemiştim ama yoğunluktan ayrıntılı sohbet edememiştik. İyi ki Çankaya Belediyesi senin adına “Fikret Otyam Sanat Merkezi”ni Başkent Üniversitesi Kavşağı’nda açtı da, yurttaşlarımız oradaki sergileri, etkinlikleri izlerken senin çalışmalarından da haberdar oluyor. Çankaya Belediyesi’nin özellikle Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Ethem Torunoğlu dostumuzun ekibiyle birlikte sürdürdüğü 20’ye yaklaşan kütüphane, onlarca kültür ve sanat merkezi, her semte Çankayaevi uygulamalarıyla halkımız sanatçı ve edebiyatçılarıyla daha çok buluşur oldu. Buralardaki çalışmaların özellikle yeni kuşakla buluşmasını daha çok sağlayacak olanakların, yöntem ve tekniklerin geliştirilmesi gerektiğinin de altını çizmek isterim. Öğrencilerimizi sık sık buralara götürerek katkıda bulunuyoruz ama bunu Çankaya Belediyesi’nin tüm okullarla işbirliği yaparak zenginleştirmesi gerekir. O zaman sizin gibi çok yönlü sanatçıların sanat anlayışından, yapıtlarından yararlanarak kendi yeteneklerini geliştirecek yeni kuşağımız, edebiyat ve sanatımıza yön verebilir...

Resimlerinizde yaşayıp büyüdüğümüz doğamızın çiçeklerini, ceylanlarını, eşeklerini, keçilerini, tavus kuşunu, leyleklerini, özellikle de böyle bir doğaya doğurganlığı, yaratıcılığı ve emekçiliğiyle biçim veren kadınları görmek; beni hep sevindirmiştir. Kadınların gözlerini iri ve siyah çizmeniz, Anadolu toprağından çıkan renkler ve biçimlerle süslemeniz, insan-doğa ilişkisinin hep canlı, renkli olduğunu göstermesi bakımından çok önemli... Yapıtlarınızı izlediğim ve incelediğim her ortamda kendime, öğrencilerime, dostlarıma şunu söylerim: “İyi ki Fikret Otyam, Aksaray Belediyesi’nin önünde Nevşehir otobüsünü bekleyen Neşe Günal’la tanışmış. Yoksa Fransızca öğretmeninin ortaokul çağındayken ona verdiği fotoğrafla sınırlı kalabilirdi dünyası.” Öğretmenlik çok değerli ve önemli bir meslek; hele yaratıcı-üretici ve paylaşımcı bir öğretmen, dokunduğu öğrencisini, her insanı kendini keşfetmeye, yaratıcı üretkenliğe yönlendirebilir.

Siz, İçanadolu’nun kapalı ortamından yetişip bugün biz ve yeni kuşaklarda yaşıyorsanız, bunu özellikle babanıza borçlusunuz diye düşünüyorum. Hem 1. Paylaşım Savaşı’nda hem de Kurtuluş Savaşında işgale karşı çıkıp emperyalist devletlere karşı savaşarak yararlıklar gösteren babanız Vasıf Efendi, Aksaray’da eczacılık yapmasaydı, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet Paşa’yla Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaşmasaydı kardeşleriniz Nedim Vasıf ve Nusret Kemal de belki ülkemizin önemli sanatçıları arasında yer alamayacaklardı. Sizi etkileyen ikinci önemli kişi Neşe Günal’la tanışmasaydınız, ne İbrahim Çallı’dan ne de Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan ders alabilecektiniz. Dolayısıyla sizin buram buram Anadolu kokan fotoğraf sanatınızdan, röportaj ve gezi yazılarınızdan, doğa-kadın yaratıcılığını gösteren resimlerinizden mahrum kalacaktık. Rastlantı yasasının sizin lehinize çalışmasından sevinç duyduğumu belirtmeliyim. Çünkü, her birey böyle olanakları değerlendirip kendini geliştiremiyor, sizin gibilerin mücadelesinin, çabasının ne denli önemli olduğunu vurgulamak istiyorum.

İlk kez 1976 yılında karlı başının üzerinde asılı duran bulutlarıyla gördüğüm Hasandağı, daha sonraki yıllarda Aksaray’la özdeşleşti benim için. Üniversite öğrenciliğimde büyük müzik ustalarımızdan Ruhi Su’nun “Hasandağı Hasandağı/Eğil eğil, eğil bir bak/ Sıkıyor zincir bileği/ Jandarmada din iman yok” diye başlayan türküsünde “İnsan olmaktı suçumuz” diyerek seslendiği Hasandağı’nın bahar ve yazlarını da gördüm. Hele 6 Şubat depreminde son anda ölümden kurtulan yeğenim Mehmet’in yanında getirdiği Muammer ağabeyimi, Fatma yengeyi senin eteklerine yakın bir köyde eşim Sevda ve kızımız Evin’le bulup kucaklaştık. Oğul atarcasına ağlaştık... Onlar için götürdüğümüz ayakkabı, giysi ve oyuncakları coşkuyla kucaklayan çocukların sevinçlerini bir görseydin. Fotoğraflarını çekmek bir yana mutlaka farklı bir resimle kamuoyuna sunardın. Yanılıyor muyum acaba Fikret Ağabey?

Gazeteci, fotoğraf sanatçısı ve ressam olarak çok insanla yollarınızın kesiştiğini biliyorum. Sizin yazdıklarınız yanında sizinle ilgili yazılanlardan da çok şey öğreniyorum. Bunlarla ilgili size çok şey sormak isterdim; sözü uzatmamak, kara toprakta sizi yormamak için bir soruyla yetinmek istiyorum. Edebiyat dünyasıyla ilgili olduğu için... Okullardaki şiir dinletilerinde hep okunur Ahmet Muhip Dıranas’ın “Fahriye Abla” şiiri. Karısı bu şiirin önünde, yanında okunmasından hoşlanmazmış diye söylenir. “Benim bu şiirle ne ilgim var?” diyebilirsin. Turgay Mutlu’nun “Meyistan” adıyla bir kitabı yayınlandı.Orada bu şiirin kahramanı Fahriye Abla ve şairi Ahmet Muhip Dıranas’la ilgili sizin de içinde bulunduğunuz bir buluşma anlatılıyor. Hikaye ve romanlarıyla bilinen Şahap Sıtkı İlter, birbirinden habersiz olarak bir akşam bu şiirin özne ve nesnelerini, sizin de içlerinde bulunduğunuz başka sanatçıları bir akşam evine davet eder. Orada yaşlanmış, kilo almış Fahriye Abla’yı tanıyamayan Ahmet Muhip’in Şahap Sıtkı’ya sinirlenerek evi terk edişi, sizlerin onu dışarda ikna ederek tekrar eve getirişinizden söz edilir. Şairlerin iç dünyalarının çalkantılı olduğunu, kafalarının farklı çalıştığını, tepkilerinin de aykırı olduğunu okuduklarımdan ve tanıklıklarımdan bilirim. Siz o akşamı nasıl anlatırdınız acaba diye merak ettim bu olayı okuduğumda. Sinop, Erzincan ve Aksaray üçgeninden oluşan bir Ankara akşamı çizerdiniz diye tahmin etsem, çok mu saçma düşünmüş olurum...

Fikret Ağabey, umuyor ve diliyorum ki Aksaraylılar sizin adınızı, yapıtlarınızı da şehirlerinde yaşatmanın vefalı davranışını ortaya koyacaklardır. Toprağınızda yıldız tozlarıyla buluşarak varlığınızı yeni biçimlerle sürdürüyorsunuzdur. Anadolu kokmaya devam edin lütfen...


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —