Bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz ve ülkemizin, emekçi halkımızın hak ettiği adaletin, eşitlik ve özgürlüğün egemen olduğu bir düzene kavuşması için şart olan iki kavram: dayanışma ve ortak mücadele...
Adalet Peşinde Aileler Platformunun önceki gün Meclis önündeki basın açıklamasından sonra Cemal Süreya Park’ında nöbet eylemi başlattığını biliyordum. Dersten çıktıktan sonra doğruca oraya gittim dayanışmada bulunmak için. Bu eylemin amacı, yağma-yıkım düzeninin Meclis’e getirdiği 11. Yargı Paketinin 27. Maddesi’nde yeralan depremde, yaptıkları binalar yıkılan müteahhit ve mühendislerin, bunlara izin veren ve denetlemeyen yöneticilerin ceza aldıkları halde affedilmesini öngören bir ifadeye yer verilmesini protesto etmek, bunun maddeden çıkarılmasını sağlamak... Soğuk ve yağmura karşın orada buluştuğumuz Politeknik Dergisini yayınlayan Zeynel Korkmaz arkadaşımızla birlikte, depremde yakınlarını kaybedenlerle çok verimli bir ortam yarattık. Orada, Adıyaman’da ailesini kaybeden Mehmet Doğan’la tanıştım. Kendisi o günlerde hasta olan kardeşine bakmak üzere Almanya’ya gitmiş, öylece ölümden kurtulmuş. “Deprem cinayeti”ne kurban giden ailesinin fotoğraflarından oluşan bir pankartta, “İçim Yanıyor İçim 27. Maddeye”, “Deprem Hepimizin Davası”, “Yastayız! Adalette Israrlıyız!” yazıyordu. Mehmet Bey’in acısını paylaşmaya çalıştık. Biz konuştukça gözleri ışılamaya, yüreğinden fışkıran acıyı dile getirmeye başladı. Dayanışmanın, insan sıcaklığını hissetmenin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha orada hissettik. Her gün, nerdeyse her an büyük acılarla, geçim sorunlarıyla, işsizlik ve pahalılıkla mücadele etmek zorunda kalan geniş emekçi yığınların en çok buna ihtiyacı olduğunu fark ettik. Onun için her yerde dayanışmanın ve haksızlığa karşı mücadelenin yükseltilmesi çok önemli ve değerli...
Bu nöbet eylemine, Malatya’daki yakınlarını kaybedenlerden Ozan Karakaş’la da tanışmamız sevindiriydi. Kendisi Keçiören’deki bir Belediye Kütüphanesinde çalışıyormuş. Buraya daha çok öğrencilerin ders çalışmak, ödev yapmak için geldiklerinden söz etti. Onların içinden çok ilgili, duyarlı okurların çıktığını vurgulaması anlamlıydı. Bu gençlerimize çay, çorba gibi içeceklerle belediyenin destek çıkması katılımı daha çok arttırmış. Hemen aklıma depremden önce Antakya’daki Meclis binasında (eski Gündüz Sineması) açılan kütüphanenin 24 saat hizmet vermesi geldi. Aradan nerdeyse üç geçmesine karşın, bu tarihi yapının yeniden faaliyete geçirilmediğini görmenin acısını duymuştum bir ay önce. Oysa kitaplar aydınlanmanın, insanlaşmanın vazgeçilmezleridir. M.Ö. 195 yılında o kadim kentte şair Euphorion’un kurduğu kütüphaneyle aydınlanma meşalesini yaktığı hatırlandığında, bugün kütüphanesiz kalması Antakya’mızın ne büyük acı... Bir an önce bunların ayağa kaldırılması ve halkın hizmetine sunulması gerekir. Niye mi? Gerçekten tam anlamıyla aydınlanmış ve etik değerlerle donanmış bir toplum olsaydık, şimdiki çürümüş manzarayla karşılaşmazdık.
Parktaki boş bir alana temsili olarak yapılan depremde ölenlerin numaralanmış mezarları da çok anlamlıydı. Basın açıklamalar da bunların öne alındığı bir ortamda yapıldı. Vicdanı kurumamış her insanın etkilenip bir şeyler yapma çabasına gireceği bu sembolik mezarlıkta yer alan bir yazıda şu yazıyordu: “Adalet enkaz altında kalmasın. Kaybettiğimiz canlarımız için adalet istiyoruz.” Bir başka cümle de şöyleydi: “Afetin ad değişse de ihtimaller aynı. Artık yeter!”
Tek tek yurttaşların, tek tek meslek örgütlerinin, sendikaların, derneklerin, siyasi partilerin değil Türkiye toplumunun eşitlik-özgürlük ve adalet için dayanışma halinde mücadele etmesi gereken bir dönemdeyiz. Bir daha böyle büyük yıkım ve yağmanın yaşanmaması ve güzelim yurdumuzun herkesin barış içinde kardeşçe yaşayacağı bir ülkeye dönüşmesi için bu şart...