Memur Sen 3.5 milyon çalışan, 2 milyon kamu emekçisi olmak üzere toplamda 5.5 milyon emekçi adına yetkili sendika olarak toplu sözleşmeyi imzaladı. Memur Sen kendi internet sayfasında bunu “Bütçeden Hakkımızı Refahtan Payımızı Aldık” başlığı ile verdi. Bütçeden emekçinin alacak olduğu hakkı nasıl hesapladılar, refahtan payı nasıl hesapladılar ve emekçilere düşeni ne kadar buldular açıklamamışlar.
Ama biz bunu kendi talepleri üzerinden hem de “geri adım atmayacağız” dedikleri talepler üzerinden değerlendirelim: Masaya “yetkili” sendika olarak ortak hareket ettikleri Kamu-Sen´le oturan Memur- Sen konfederasyonu 2022 yılı için yüzde 21 maaş artışı artı yüzde 3 refah payı artı 600 TL önceki dönem kaybı talep etmiştir. Yani 2022 yılı için toplamda talep ettiği yüzde 39 maaş artışı olduğu halde imza attığı maaş artışı altışar aylık dilimler halinde yüzde 5 ve yüzde 7.
Yine 2023 için yüzde 17 maaş artışı + yüzde 3 refah payı teklifine karşılık altışar aylık dilimler halinde yüzde 8 + yüzde 6 oranına imza atılmıştır.
Kendi talep ettiği artış ile kabul edip imzaladığı artış arasındaki fark ortadayken bunu bir başarıymış gibi “refahtan payımızı aldık” demesi elbette emekçilere inandırıcı gelmeyecektir.
Gelelim madalyonun diğer yüzüne; Memur Sen “bütçeden hak refahtan pay aldık” derken neyi kastediyor bilmiyoruz. Ama bu sözle ifade etmekle olmaz. Küçük bir hesapla refahtan pay almak neymiş bakalım: Dünya Bankası tarafından açıklanan verilere göre 2019 ve 2020 yılları için Türkiye´de kişi başına düşen milli gelir sırasıyla yıllık bazda 9.912 ve 8.442 dolar. Bu 8.442 doları TL ye çevirip 12 aya bölerseniz kişi başına 5930 lira düşer. Yani yurttaşların her birine milli gelirden düşen ortalama aylık pay bu kadar. Sendikaların esasında bunun üzerinden pazarlık yapması gerekirken, yani nerde bizim payımız? Demesi gerekirken işverenin belirlediği enflasyon üzerinden yaptıkları pazarlıkta yine işverenin istediği miktara imza atmaktadırlar. Hiçbir sendika toplumda yaratılan milli gelirden düşen pay üzerinden üyelerine bahsetmiyor ve bunun üzerinden toplu sözleşme pazarlığı yapmıyor. Elbette üretici sektörlerde pazarlık işçi ve emekçilerin ürettiği malların değeri üzerinden yapılabilir. Ama bunu yapan sendika da yok. Bütün hesaplar patronların patronu olan devletin hesapladığı enflasyon üzerinden yapılmaktadır. Bu pazarlıklar da hep işverenlerin ve onların da patronu olan devletin işine yarıyor. Çünkü enflasyon işçi ve emekçilerin günlük kullandıkları tüketim malları üzerinden yapılmıyor ve geçen yılın fiyatları üzerinden yapılıyor. Ve toplu sözleşmeden hemen sonra yapılan zamlarla emekçinin elindeki de geri alınıyor.
Kapitalist sistemde bütün değerleri yaratan emekçiler olduğuna göre kendi yarattığı servet üzerinden pay almak için pazarlık yapmak da onların en doğal hakkıdır. Ancak yarattıkları bu değerlere el koyanlara karşı en büyük silahları üretim ya da hizmet yapmama yani grev hakkıdır. Grev hakkını kullanamayan ya da bu hakkı alamayan sendikalar işverenlerin taleplerine boyun eğmek zorunda kalırlar.
İşçilerin MESS toplu sözleşmeleri de yaklaşmaktadır. İşçi sendikaları içinde toplu sözleşme pazarlığında benzer durumlar söz konusudur. Sendikaların sınıf sendikası olmadığını gösteren başlıca iki gösterge vardır: Birincisi sendikalar işçilere işverenlerin emeklerine nasıl el koyduğunu gerek kendi ürettiklerinden gerekse toplumsal üretimden kendilerine düşen payın ne kadar olduğunu anlatmıyorlar. Doğal olarak bunları anlatmaları işçilerin kapitalist sistemin işleyişini kavramalarını sağlayacaktır. İkincisi toplu sözleşmeler bizzat toplu sözleşmeden yararlanacak olan işçilerle birlikte hazırlanmıyor. Sendikacıların bunları yapmamaları bilinçlidir; işverenlerle iyi geçinme ve kendi koltuklarını koruma amaçlıdır.