Doğup büyüdüğüm, ilk gençlik yıllarımın geçtiği Dörtyol ile bugünkü Dörtyol’un değişimi içimi burkuyor. Tarım alanlarının, portakal bahçelerinin imara açılıp her tarafın binalarla dolması; sekiz on katlı apartmanların dikilmesi “gelişim” olarak değerlendiriliyor ne yazık ki. Şehir planlamacı değilim ama köylerin, kasabaların, kentlerin yıllar içinde kaçınılmaz olarak değişime uğrarken; ruhunu, kültürünü koruyan bir mimari anlayışla yapılması gerektiği kanısındayım.
Benim çocukluk yıllarımda kocaman bahçeler içinde, kimi tek katlı, kimileri irili ufaklı konaklardan oluşan evler vardı. Şimdiki evlerimiz kadar konforlu olmasa da çevre dostu malzemelerle yapıldığından, bize de doğaya da zararı dokunmayan, mimarileriyle ruhumuzu şenlendiren yapılardı.
Yarım metreden geniş kerpiç duvarların pencere içleri çocukların “evcilik odası”ydı. Ahşap, yüksek tavanlar sıcak yaz günlerinde ferahlatırken, kış aylarında ısınma sorunu yaratsa da neyse ki bölgemizde kış mevsimi kısa ve ılımandı. Sivrisinekle tanışıklığımız olmadığından pencerelerde tel yoktu.
Yüzyıllardır süregelen yaylacılık geleneğinin verdiği heyecan geçen yıllarla etkisini kaybetmiyordu.
Haziran gelip okullar tatile girince, yükünü tutan soluğu yaylalarda alırdı. Yayla evleri, tahtadan yapılmış derme çatma, üzeri kiremitli baraka türü evlerdi. Hepsinin önünde “hayma” dediğimiz gölgelikler olur, üzerleri de çalılarla örtülürdü. Yaz sonu taşınmaya yakın, çocukların heyecanla beklediği yaylaya veda ettiğimiz bir eğlencemiz vardı. Kışın zaten yıkılacak olan haymaların kuruyan çalıları sökülür, mahalle ortasında kocaman bir ateş yakılır, geç vakitlere kadar ateşin başında eğlenilir ve böylece sezon finali yapılırdı.
Yokuşu, virajı, dar toprak yolları “gülün dikeni” olarak kabul edilirdi. Habeş’in kamyonu, Fargocu İsmet’in kırmızı pikabı ve daha birkaç araç, işe gidenleri sabah aşağı, akşam da yukarıya taşırdı.
Yaylamızın her yanında dereler çağlar, pınarlar akardı. Elektrik olmadığı için soğuk suyu pınardan taşırdık. Yemek vakti yaklaşınca büyük küçük hepimiz pınarların önünde kuyruğa girer sıramızı beklerdik.
Şimdi hatırladığımda, hayatımızda görüp göreceğimiz en eğlenceli kuyruğun o olduğunu düşünüyorum.
(O günlerde kendi kendine yeten bir milletin, yarım asır sonra; ucuz et, ucuz ekmek kuyruğuna gireceğini kim bilebilirdi?)
Yeraltından çıkan su, çam ağacından yapılmış bir oluktan akardı. Suyun soğuğundan doldurduğumuz kapların dışı buharlanır, vakit kaybetmeden sofraya yetiştirirdik.
Yirmi yılı geçkin bir zamandır da İskenderun’da yaşıyorum. Arada uzun bir mesafe olmasa da Dörtyol ve İskenderun farklı gelenek görenekleri olan iki komşu ilçe. Bana göre en büyük ortak özellikleri sahip oldukları coğrafi konumları.
Dörtyol’un yeşillikleri yavaş yavaş gri betona bürünse de, İskenderun’a nazaran hâlâ çok daha yeşil ve bu nedenle yazları daha nefes alınabilir düzeyde geçer. ( Geçerdi demek daha doğru olur sanırım; orman yangınları, taş ocakları, plansız yapılaşma ve bunlardan başka birçok şeyin etken olduğu küresel ısınma…)
İki ilçenin de denize ve yaylalara olan mesafesinin kısa oluşu ender rastlanan bir zenginlik olsa da, hak ettiği yerde olmayan iki kent.
İskenderun’un kaç yaylası var sayısını bilmiyorum ama Dörtyol yaylaları sanırım daha fazla. “Dörtyol’un yaylaları” derken, Dörtyol’a yakın yaylaları demek istiyorum; çünkü o yaylalardan Adana, Osmaniye, Erzin ve Dörtyol halkı da yararlanır. Bölge insanının çoğu, belli başlı yaylaların dışında kalan yerleri pek bilmez. Oysa nüfusu az olan küçük yaylalarda doğanın daha güzel, daha bakir kaldığını görüyoruz. Bu da demek oluyor ki: Ne kadar az insan o kadar az zarar.
Son yıllarda üzülerek gözlemliyoruz; yaylalar artık kendine has dokusunu kaybedip kent görüntüsüne bürünmeye başladı. İklimlerdeki kaymalar, giderek daha da ısınan havalar yaylalara olan ilgiyi arttırıyor. Bunlara paralel olarak, eskiden her yerinden su fışkıran yaylalarda artık su sıkıntısı yaşanıyor.
Çevre kirliliği anlatılır gibi değil. Bu sorunun bekleyecek, ağırdan alacak ya da pansuman niteliğinde, üstünkörü yapılacak çalışmalarla kaybedecek zamanı yok. Bu tür yaklaşımlar kendimizi kandırmaktan öteye gitmez.
Piknikçilerin, yoldan gelip geçen araçların, yayla sakinlerinin yol kenarına attıkları şeyler akıl alır gibi değil. Aklınıza gelen her türlü atık; kullanılmayan koltuk, yatak, ne varsa yol kenarına ya da uçurumdan aşağıya, ormana yuvarlayıp gidiliyor.
Doğaya bırakılan bu izler, geçmişimize ve geleceğimize sunulan; insanoğlunun kat edemediği yolu belgeleyen izler değil mi?
Ve ne yazık ki içimiz daraldığında, sıcaklara tahammülümüzün kalmadığı zamanlarda sığındığımız, bize kucak açan ormanlarımıza ihanet etmeye çekinmiyoruz.