Dünyanın en antik coğrafyası, Anadolu topraklarıdır. Her kazıda medeniyetin kalıntıları ortaya çıkar; Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz’de geçmiş uygarlıkların izleri sürpriz bir şekilde her an karşımıza çıkabilir.
Hitit medeniyeti, eski Mısır’la süren savaşlar sonucu iki ülke arasında yapılan Kadeş barış anlaşması ile sonuçlanır. Çukurova dediğimiz zaman akla tabiat harikası Toros dağları gelir. Tarsus tarihi felsefe okulunda ve dönemin filozofları Aristo, Sokrat, Eflatun döneminin en gelişmiş fikirlerini kâğıda dökerler. Doğu Roma İmparatoru Marcus Antonius ile Mısır Kraliçesi Kleopatra, Tarsus limanında buluşurlar. İlk beraberliğin başlangıcı bu bölgededir; tarihi Kleopatra kapısı hala konumunu korumakta.
Ege ve Marmara bölgesinde çağın en önemli şairi ve insanlığa ilk destansal yazıtı yazan Homeros, o coğrafyanın efsane şairi olmasının ötesinde aynı zamanda felsefecidir ve Nazım Usta’da onun izlerini sürmüştür. Ege denildiğinde Efes harabelerini ya da Bergama’yı nasıl unutabiliriz. O inanılmaz mimari güzellik aynı zamanda bölgenin en gelişmiş kütüphanesini de içinde barındırır.
İnsan bu günkü betonlaşmaya bakarken duygularına hâkim olamaz, üzülür ve geçmişe ağıt yakar. Troya denildiği zaman Truvalı güzel Helen hatırlanır; tarihin en büyük aşkının yaşandığı Truva savaşları ve insan güzelliğinin yaşandığı Ege, Marmara iki komşu bölge Yunan ve Troya kanlı bir savaşa tutuşur. Yunan kralının eşi Helen ve Troya kralının oğlu Paris ilk görüşte birbirlerine aşık olur. Paris, Helen’i kaçırarak Troya’ya getirir; kralın eşi olan güzel Helen ile Paris’in aşkı savaşın habercisiydi. Dünya genelinde Troya dediğimiz zaman Troya savaşları hatırlanır.
Ama maalesef bu eşi bulunmaz güzelliğe sahip çıkamadık. Bazen Kudüs’teki ağlama duvarındaki ağlayanlar gibi günah çıkarıyoruz. Günümüz tartışılan Kaz dağları eski tarihi adı İDA olan bu ulu orman, asırlık ağaçlarla kuşanmış ve bu doğal ortamda yaşayan pek çok canlı türünü içinde barındırdığı gibi ayrıca oksijen deposudur.
Fakat sevindirici gelişme, halkın beklenmedik tepkisi sonucudur. Sermayenin doyumsuz hırsı, ülkenin tüm güzelliklerine zarar veriyor. Dünya genelinde tüm yüksekokullarda Troya destanları ders olarak okutulur. Destanda Troya kraliçesi Paris’e hamile iken rüyasında kahinler; "Kraliçem bu doğacak olan oğlunla Truva’lar olağanüstü bir güzellik verecek, sonra Tanrıça Venüs kadar efsane güzellikte bir kadın çıkacak. Kadın oğluna sevdalanacak. Sonrası bu iki eşsiz güzellikten geçecek. Savaşlar olacak, büyük yangınları size haber veriyorum, dikkatli olun".
Gerçekten de süreç içerisinde Yunan ve Troya kanlı bir savaşa girerler. Homeros Troya destanında bu aşkı öne çıkarır ve şöyle anlatır; iki efsane güzellik felaket getirir. Mitolojiye göre Helen ve Paris’in fizik yapısı tanrısaldır. Azra Erhat, Mavi Anadolu kitabında Helen’i yorumlarken; Helen’in güzelliğinden üç bin yıldır söz edilir; Onun güzelliğini dillere destan etmiş olsa da ozan bu güzelliğin nasıl bir şey olduğunu tanımlamaz. Saçları siyah mı, sarı mı, kumral mıydı, gözleri mavi mi, kara mı, yeşil miydi, uzun boylu muydu, orta boylu mu bilemeyiz. Tek bildiğimiz varsa ister genç olsun ister yaşlı olsun Helen’i gören her erkeğin ona büyük bir arzu ile tutulduğudur.
İnsanlara pek çok sıfatlar takan Homeros bile Helen üzerinde şunu söyleyebiliyor; Dünyada bu güzellik ölümsüz tanrıçalara benzetilir. Biz yazımızda başlarken Anadolu toprakları doğurgandır demiştik, gerçekten de Anadolu uygarlığın başlangıcıdır. Batılı bilim insanlarının Anadolu’ya önem vermelerinin sebebi budur. Napolyon Bonapart Mısır’a sefer düzenlediği zaman, arkeologları da beraber Mısır’a getirir. Bir asır sonra Mısır mitlerini ortaya çıkaran Fransız ve İngiliz arkeologlardır.
Bu konuda Azra Erhat’a kulak verelim; Bizce ilk iş bu topraktan çıkan her şeyin bizim olduğuna inanmaktır. Batı kültürünün temeli diye Avrupa’da ve Amerika’da aradığımız değerlerin hepsi Anadolu’dan çıkmadır.
Çanakkale’nin bir kilometre ilerisinde Troya kalıntılarını herkese açarak Homeros’un eserlerini okutmanın çarelerini bulalım. Öğrenme hevesimiz havada kalmasın. Biz bu kültürün doğrudan mirasçısıyız. Ne yazık ki Avrupa bu kültür mirasımızı elimizden almış. Biz bu mirasa yabancı kalmak için elimizden geleni yapmış ve zamanla yabancı olmuşuz. Gerçekten bu kültür mirasını Türk insanına kısa yoldan benimsetmek her aydının ilk ödevi olmalıdır.
Anadolu şimdi ıssızlık içinde terk edilmişlik yıkıntısını taşımakta. Acaba bu topraklardan fışkıran insanlaşma nasıl kendimize yabancılaştı, hiç sorguladınız mı, hayır. İngilizler Şekspir’i sokaktaki insana götürürler. Bizce düşünmeden yapamazdı insan, ne demişti felsefeci Descartes; Düşünüyorum, öyleyse varım.
Evet Kaz dağlarında bu efsane tarihin yanında toprağın altında yattığı söylenen altından, toprağın üstündeki tabiat zenginliği daha kıymetlidir. Hasankeyf, Munzur ve Semiramis’in aşk bahçelerini besleyen akarsular acaba doğaya sürekli müdahale etmenin şiddetini karşımıza çıkarmıyor mu?
Düzce ve İstanbul’daki sel felaketleri tabiatın bize ciddi uyarıları değil mi? Uzay çağında bilimi hedeflemediğimiz zaman geri kalmışlığı aşamayız. Hani derler, geçmişi olmayan toplumların geleceği olmaz. Tabiat ananın bize ikazlarını küçümsemeyelim. Farkında mısınız Troya dağlarında bir tarih göç ediyor.