Daha önce bazı politikacıların “barış süreci”, bazı politikacıların “Terörsüz Türkiye” dediği süreç önceki yıllarda burjuva politikacıların kendi aralarında deneyip başarısız olduğu görüşmeler, geçen yıl tekrar denendi ve yine başarısızlıkla sonuçlandı. Barış diye çıkılan yol, sonunda emperyalizmin savaş araçlarıyla donanmış bir sokağa çıktı.
Suriye’de IŞİD’ci olarak başına ödül konan Şara, beş yıl hapiste emperyalistler tarafından eğitildikten sonra Suriye’ye devlet başkanı yapıldı. Suriye’de Kürt Ulusal Hareketi bu yeni başkanla tam anlaşma imzalarken işler tersine döndü ve ABD Şara’yı Suriye’de tek yetkili kıldı. Sonuçta anlaşma bozuldu ve sonuç trajedi, insanların ölümü…
Daha önceki görüşmeler sırasında bu konuyu Sosyalizmin düşünürleri açısından ele almış ve şöyle yazmıştım:
Engels, kapitalizmin ve ulus-devletin tarihsel süreçte birlikte yükseldiğini savunur. Engels, “Ulusların kapitalizmin şafağında doğdu” derken modern anlamda ulusların doğuşuna gönderme yapar. Yani ortak dil, kültür, ekonomi ve merkezi devlet etrafında şekillenen toplulukları kasteder.
Bu durumda bir ‘ulusun’ tarih öncesinden beri yani binlerce yıl aynı bölgede yaşaması onu ulus yapmıyor. Kapitalizmden önce uluslar yoktu, ancak kabilelerden, aşiretlerden bahsedilebilir. Zaten Marx ve Engels, ulusları hiçbir zaman sabit, kadim birer varlık olarak görmezler. Onlara göre uluslar, sınıf mücadelesiyle birlikte değişen tarihsel varlıklardır. Bu ifade, aynı zamanda milliyetçiliğin kapitalizmle olan bağını da işaret eder. Kapitalist üretim tarzı, hem ulus bilincini doğurur hem de onu kendi çıkarlarına göre biçimlendirir. Lenin, bu hakkı sosyalist hareketin temel ilkelerinden biri olarak görmüştür. Ona göre, ezilen ulusların özgürce ayrılma hakkı, sosyalist demokrasinin vazgeçilmez bir parçasıdır.
Lenin, “başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” diyerek te emperyalist baskıya karşı çıkmıştır.
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, sadece ayrılma değil, gönüllü birleşme temelinde bir birlik kurma özgürlüğünü de içerir.
Rosa Luxemburg, bu hakkı teorik olarak tanımakla birlikte, pratikte uygulanmasının emperyalizmin koşullarında zor olduğunu savunmuştur. Ona göre, “ayrılma hakkı bazen burjuva milliyetçiliğini güçlendirebilir ve işçi sınıfının birliğini zayıflatabilir.”
Günümüzde sosyalistler, bu hakkı, genellikle eleştirel ve koşulsuz bir dayanışma biçiminde ifade ederken, ezilen ulusun ayrılma talebini mi yoksa sınıf mücadelesini mi ön planda tutma konusunda net değiller ve genelde ezilen ulusun taleplerini işçi sınıfı mücadelesinin önüne geçiriyorlar.
Bugünkü emperyalizm, yüzyıl önceki emperyalizmden çok daha yaygın ve saldırgan hale gelmiştir. Onu ayakta tutan tekeller bütün ulusları sermaye aktarımı ve askeri bakımdan baskı altında tutmakta zaman zaman işgallere başvurmaktadır. Daha önce Afganistan, Irak, Libya vb. ülkelerin işgali ve son olarak ABD’nin Venezuela devlet başkanını kaçırması ve birçok devleti tehdit etmesi buna örnektir. Bugün Emperyalizm karşısında duracak bir sosyalist blok ta yoktur.
Bu bakımdan bu gün yani emperyalizmin dünyayı ahtapot gibi sardığı günümüz koşullarında ulusların bağımsızlığı sadece görünüştedir. Emperyalizmin varlığı koşullarında devlet sınırlarının güvenirliği ancak bir çiftçinin bahçe çitleri kadardır. Bu konuda Rosa Lüksemburg haklı çıktı.
YPG lideri Mazlum Abdi “batı bize ihanet etti” derken emperyalizm dersini iyi çalışmamış olduğu görülüyor.
Günümüzde işçi sınıfının önderlik etmediği hiçbir bağımsızlık hareketi başarıya ulaşamaz. Burjuva partiler arasında yapılan tüm görüşmeler son tahlilde burjuvalar arası çıkarlarda anlaşmadır.